röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hani bazı insanlar vardır, o sizi hiç tanımaz, bilmez bile ama siz onu aileden biri gibi görür, candan seversiniz.

İşte Leyla ile Mecnun'u defalarca izlerken, Leyla the Band konserlerinee dinleyici kısmından back vokal yaparken ve onun yer aldığı diğer dizileri takip ederken hep bu hissi yaşadım Sevgili Serkan Keskin için.

Şimdi bu listeye bir de "tiyatro sahnelerinde izlerken" maddesi eklendi.

Uzun yıllardır kapalı gişe oynanan Semaver Kumpanyası'nın "Metot" oyununda ekip arkadaşlarıyla sergilediği performansı ve aynı zamanda yönetmenliğinden aldığımız tadı ile hepimizi ayakta alkışlamaya mecbur kıldı!
Turnelerinin Ankara ayağında Cermodern'de yakaladım oyunu ve oyun öncesi hepimizin İsmail Abisi Sevgili Serkan Keskin'e merak ettiklerimizi sordum.

Kahveler hazırsa buyurun.





G.G. Sizi daha çok ekranlardan tanıyoruz ama kökeniniz olan tiyatro alanında da aktif olarak rol alıyorsunuz. Az sonra izleyeceğimiz Metot oynunu da barındıran Semaver Kumpanya ekibindesiniz. İkisini beraber nasıl yürütüyorsunuz? Ya da bir süre televizyon, bir süre tiyatro olarak mı ilerliyorsunuz?
S.K. Az uyuyorum. Tiyatroyu hiç bırakmadım ben. 2002'de kurduk Semaver Kumpanya'yı. 2002'den beri hiç ara vermişliğim yok. Benim asıl işim Semaver Kumpanya. Bu da yapacağım işlerle anlaşma yaparken bir şekilde göz önünde bulunduruluyor. Haftada üç, dört oynum oluyor. Tabi o dönemler daha az uyuyorum ama hiçbir zaman birini tercih etme gibi bir durumum yok. Ben tiyatrocuyum, Semaver Kumpanya var, onunla birlikte şartlar uygun olursa dizi veya sinema yapıyorum.

G.G. Genelde -en azından kendi algımda öyle- işin içinde Serkan Keskin varsa iş iyidir, izlemeliyim hissi uyanıyor. Bunda sizce en büyük etken nedir? İşin hakkını veriyor olmanızın yanında işte seçici olmanın da payı var mı?
S.K. Elimden geldiği kadar seçici olmaya çalışıyorum projelerde, en azından okuduğumda sevdiğim ya da iyi bir yere gideceğini hissettiğim işin içinde olmayı tercih ediyorum. Ama tabi ki her zaman bu sizin elinizde olmuyor, bazen okuduğunuz şey çok güzel olabiliyor ama süreç içinde yapımında veya sürecinde bir sorun olabiliyor. Ama tabi ki tercih hakkımı kullanıyorum ve her şeyi yapmamaya çalışıyorum. Böyle iyi hissettiğim işte, az, öz olmaya çalışıyorum. Bu yüzden...


G.G. Sizi komedi rolünde görünce “tam komedi karakteri” diyoruz, sonra bir bakıyoruz babacan bir karakterdesiniz, o zaman da “tam aile dizisi karakteri” diyoruz, muhtemelen az sonra oyundan çıktığımda da “tam bir gerilim karakteri” diyeceğim. Her karaktere hem görüntü, hem de ruhen bu kadar yakışıyor olmanızın püf noktası veya size göre bir nedeni var mı yeni oyunculara da tavsiye olabilecek?
S.K. Teşekkür ederim öncelikle. (Gülüyoruz) Bu benim mesleğim, yani benim 'şu rolü böyle oynayayım' veya 'bu rolü sevdim, bunu daha iyi oynayayım', 'bunu sevmedim..' öyle bir şansım yok. Benim kabul ettiğim, oynamayı seçtiğim bütün rolleri en iyi şekilde oynamam gerekiyor.  Evet, tabi ki şunu gözetiyorum, daha önce yaptığım bir şeyin bir sonraki rolde izlerinin olmamasına gayret ediyorum. Bu biraz zorlayan bir şey ama bu benim mutlaka dikkat ettiğim bir konu. Sonuçta hepsi benden çıkan şeyler, mutlaka benzerlikler oluyordur ama bu benim en takıntılı olduğum ve en dikkat etmeye çalıştığım şey. Daha önce yaptığım şeye benzememesi ile ilgili biraz ekstra kafa yoruyorum.


G.G. Uzakta gördüğüm her selam vereceğim kişiye “ismaiil abii!” deme eğilimine giriyorum hala ister istemez. Sizi her görende de şüphesiz bu tepki kaçınılmaz oluyordur, keza ekşide sizle ilgili benzer anekdotlar da okudum. Kimi oyuncu rolün üzerine yapışmasına tahammül edemez. Sizde bu durum nasıl? (Az sonra size böyle bir istem dışı tepki verirsem ilişiğimizi kesme ihtimaliniz öğrenmeye çalışıyorum. O.o)
S.K. Bazen şey olabiliyor, artık 5 sene geçmiş, oyun oynuyorsunuz, iki-iki buçuk saat. Oyundan sonra insanlar bekliyor diye onlarla tanışmaya gidiyorsunuz ve hala işte "o gemi.."; eyvallah tamam bir şamatası, gırgırı oluyor; ama hala işte 'bir daha başlayacak mı', bilmem ne mi... Yani şeyi anlatamıyoruz, bu bizim elimizde olan bir şey değil, bu yapımcıların yapabildiği iş. Sanki bunu biz yapmıyoruz gibi düşünüyorlar bazen. Biz bir araya gelsek ne öyle bir paramız var, ne öyle bir bilgimiz var. Bu tamamen bir televizyon işi. Bizim birbirimizi toplayıp bu projeyi tekrar yapması... Gerçekten bakkalın önünde buluştuğumuz gibi bir araya gelmemiz değil. Bunlar bambaşka şeyler. (İçten serzenişine dayanamıor araya giriyorum. "Aslında o açıdan değil de, sizi İsmail Abi'nin karakterinde o kadar çok benimsemişiz ki, sizi yolda gördüğümüzde sizi özlediğimiz o "İsmail Abimiz"mişsinizcesine -burayı gerçekten çok zor telaffuz ettim!- algılamak istiyoruz. Yani hep "İsmail Abi" diye seslenen bir tip görmek nasıl bir duygu, en azından...?" diye sorarak aslında iyi niyetli olduğumuzu izah etmeye çalışıyorum. Açıklıyor.)
Yani bazen şey olabiliyor, bambaşka bir şey konuşuyorsunuz veya canınız sıkkın oluyorken hala "İsmail Abi!", yani tamam evet, selamını veriyorsun ama ısrarla "İsmail Abi"... "Sen ne kadar suratsızmışsın" diyenler oluyor ama n'apayım yani, pullu ceket giyip el mi sallayayım? (o halini gözümde canlandırınca gülmeye başlıyorum) Böyle şeyler oluyor ama tabi ki çok güzel bir şey sevilmek, insanların hala "İsmail abi" diye bağırması, çağırması, ki en çok ben seviyorum. Ama işte bazen karşılıklı nezaket gerekiyor, hani selamını veriyorsun, konuşuyorsun ama ısrara dönüşünce bazen tatsız olabiliyor...



G.G. Aslında söylediklerinizin tam aksine, gerçekteki kişiliğiniz için inanılmaz övgü dolu şeyler okudum, ki bu özellikle ekşi gibi bir platformda zordur. Böyle bir karaktere sahip olmakla tiyatro kökenli olmanın bir bağıntısı var mı sizce diye soracaktım? Sanki oyuncular tiyatro kökenliyse daha oturaklı, daha nitelikli bir karakterde, kişilikte oluyor. Sizin de daha ego arka planda şekilde görüşüyor olmanızın sebebi nedir?
S.K. Bilmiyorum. Ama şöyle bir şey var tabi. Haftanın dört, beş günü sahneye çıkmak gibi bir durumumuz var ve haftada dört, beş gün 300-500 kişilik salonlarda insanların karşısına çıkıyorsunuz. Dediğin gibi, ben tiyatro okudum, benim mesleğim bu. Hayatım boyunca bunun dışında bir şey yapmadım. Evet, oyunculuk benim mesleğim ve yeri geldiğinde sinema, dizi de yapabiliyorum. Yani öyle bir genelleme yapamayabilirim. Artık 20 senedir bu işin içindeyiz, 20 senedir sahnedeyiz, oynuyoruz, dünyayı geziyoruz, Türkiye'yi geziyoruz. Sanıyorum biraz onun getirdiği bir durum olabilir. Belki biraz yaş da geldi. (Gülüyoruz) Çok bir şey söyleyemem, o çok ayıp olabilir. Tiyatro kökenli olmayan televizyonda iş yapan arkadaşlarım, sonradan oyuncu olmaya karar veren çok değerli, çok düzgün arkadaşlarım var. O bir genelleme gibi olabiliyor bazen. Öyle bir algı oluyor, bir insan ünlü oluyorsa, çok konuşuluyorsa bunların ağır bedelleri olabiliyor. Açığı aranıyor insanların. Her meslekte olduğu gibi, iyisi de vardır kötüsü de vardır, şımarığı da vardır. Kaldı ki, tiyatro kökenli bir sürü arkadaşım da var... Karakterle ilgili bir mesele bence. (O.O)



G.G. Tiyatroda yönetmenlik koltuğuna da oturuyorsunuz. Gelecekte var mı farklı bir plan ya da projeniz sinema ya da başka bir alanda? Ali Atay örneğin sinemaya taşıdı bu planlarını...
S.K. Yönetmenim demiyorum ama canımın çektiği, sevdiğim text'ler olursa yönetmek istiyorum. Yine de yönetmenliği bir meslek gibi sahiplenmiyorum. Yani bunu şu anlamda söylemiyorum, yönetmenlik çok değerli bir meslek ama ben oyunculuğu çok seviyorum. Günün birinde çok sevdiğim bir şey okurum, onun hayalini kurarım, yapmak isterim - tiyatroda kesin yaparım zaten-  bilmiyorum, günün birinde çok hissettiğim, iyi bir şey olursa isteyebilirim. Tabi ki her oyuncunun gönlünde sinema yatıyor... ("Şu an yok yani yeni bir düşünceniz diyorum, onaylıyor. "Peki sizi yakında televizyonda görecek miyiz?" diye soruyorum.)
Net bir şey yok 'şununla anlaştık' gibi, ama mutlaka göreceksiniz. Sürekli dizi yapılan bir dönem. Bu ülkede çok seviliyor. Bizim hayatımızda da önemli bir kaynak. Eğer içime sinen bir şey, iyi bir ekip olursa neden olmasın?



G.G. Peki "Metot" oyunu için kısa bir bilgi verelim. Bildiğim kadarıyla "Grönholm Metodu" oyunuyla aynı text'ler (onaylıyor). Sizin farkınız nedir veya insanlar bu tiyatroya neden gelmeliler?
S.K. Metot, eğlenceli bir text. Sadece iyi bir zaman geçirtip, insanları güldürüp evine gönderen bir text değil. Aynı zamanda derdi olan, dünyadaki bu sistemle ilgili derdi olan ve insanların seçme ve seçilmeyle ilgili, bütün dünyayı ilgilendiren, bu 'beyaz yaka' dediğimiz sektördeki insanların durumuyla ilgili, hepimizin geçtiği sistemin getirdiği testler, sınavlar veya bir işi almak için yaşadığımız şeyler... Tabi sadece beyaz yakalıları değil hepimizin hayatında olan bir şey... ("Dersler çıkarabileceğimiz şeyler var yani" diyorum ve oyunu daha çok merak etmeye başlıyorum.) Yani birçok şeyle ilgili çok şey söylüyor ama bunu da çok didaktik olarak değil, komik dille anlatıyor. Oyun komedi diyemem ama çok gülünüyor, çok komik bir oyun bence. ("Ben gerilim diye okumuştum aslında" diye şaşırıyorum.) Evet, tabi seyircinin gerildiği anlar olabiliyor, "acaba içlerinden hangisi" gibi bir matematiği vaar oyunun. 7 yıldır oynuyoruz oyunu. Avrupa'da da oynadık, Türkiye'de de oynadık. Önümüzdeki yıl yine devam. Bizi semaverkumpanya.com ya da Instagram kullananlar semaverkumpanya hesabından takip edebilir. Sürekli güncelleniyor oradaki oyunlarımız. Benim şu an oynadığım 6 ayrı oyun var, Metot, Cimri, Kuşlar... O yüzden sadece bir ay içinde değil, döndüre döndüre oynadığımız için her birini ayda üç, dört tane şeklinde oynuyoruz. ("Yönetmenliği yalnızca Metot oyununda mı üstleniyorsunuz?" diye soruyorum.) Evet, diğerlerinde oynuyorum.

G.G. Gökçen Gökyer Blog’un Serkan Keskin takipçilerine iletmem istediğiniz bir şey var mı?

S.K. İzlesinler bizi. Biz yollardayız, oynuyoruz sürekli. Bekleriz.




Bu keyifli sohbet için Sevgili Serkan Keskin'e, tüm bu organizasyon için CerModern Ailesi ve Sevgili Nazmi Ateş'e, çekim içinse eşime teşekkür ediyorum.

Çok Sevgiler!
Yine bir Gökçen Gökyer Blog’da röportaj günü ve ben yine çok özel bir insanla tanışma şerefine nail oldum. Dev Bağcan ailesinden Sevgili Sonat Bağcan ile çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Üstelik bu sefer çok daha keyifli bir ortam yakalayarak, tam bir kahve sohbeti yaşadık yağmurlu Ankara akşamında.



Hem aynı şehirde yaşıyor olmamız, hem de Aurora Sports’tan (Tık Tık) spor arkadaşı olmamız (ki bunu Maryana vesilesiyle öğrenmiş oldum), röportajı aceleye gelmeden, tüm yeni albüm yoğunluğunu atlattıktan sonra keyifle gerçekleştirmemize olanak sağladı.

İyi ki de öyle olmuş. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığımız, kaydı kapattıktan sonra da uzunca bir süre lafımızı sonlandıramadığımız çok hoş bir buluşma oldu. Hem çok naif, hem çok samimi, hem de oldukça dolu biri olması ile uzunca süredir yaşadığım kültürel boşluktan sonra (Tık Tık) ruhuma çok iyi geldi açıkçası.

Lafı fazla uzatmıyorum, kahveleriniz hazırsa buyurun sohbetimize başlayalım!


G.G. 90’lı (96) yıllarda çıkış yaptıktan sonra albüm epey geç geldi. Neden ara verdiniz? 90’larda Türkiye’de müzik sektörü yeni gelişmekte olduğu için çıkış yapan sanatçılar daha kıymetliydi aslında, o popülariteden neden geri çektiniz kendinizi?

S.B. Aslında birkaç radyo programına katıldığımda programcılar benim şarkılarımın hepsini ezbere biliyorlardı ve başucu cd’si olduğunu söylediler ve hatta o zamanlar şarkılarımla ve yaşamımla ilgili anlattığım şeyleri hatırlıyorlardı. Ben bunun farkında değildim. Aslında “Nereye Gidiyorsun” şarkısı çok popüler olmuş ve ben bunun yeni farkına varıyorum. O zamanlar için şöyle bir şeydi, çok aradığımı bulamadım sanki. Bir de, hani hayat gücü denilen bir şey var ya, muhtemelen hayatı da çok bilmiyordum. Kendimi güçsüz hissetmiş olabilirim. Bir de üstüne aşık oldum, kocamı buldum ve geri dönüş yaptım Ankara’ya. (Tamam, şimdi cevabı aldım diyorum, gülüyoruz.) Ama şöyle de değildi, kocam ‘müzik yapamazsın’ gibi bir şey de demedi ve her zaman bana destek vermiştir. Ben çektim kendimi. Ama o sırada hayatımda yine de müzik vardı, arada küçük konserler veriyordum, kardeşlerimle de bir şeyler yapıyorduk, örneğin küçük kardeşimle mantra müziği yapıyorduk. (Bu konuyla ilgili de az sonra sorum olacak diye not düşüyorum.) Geride kalmadım ama çok görünürde değildim.


G.G. Beklentimi karşılamayan dediğiniz durum ne açıdan?

S.B. Sektörle ilgili aslında. O zaman şimdiki gibi değildi. Şimdi istediğin zaman bir ürün yaratıyorsun ve internet ortamına koyuyorsun, özgürsün. Ama o zamanlar sistemin içindeyken, o sisteme uygun şeyler isteniyordu senden. Benim yaptığım şey öyle ya da böyle sisteme uygun bir şey değildi. (Ne açıdan diye merak ediyorum, açıklıyor…) Mesela, babamın beste ve sözlerini seslendirdim, “yarın çok güzel olmalıyım anne” diye bir şarkım vardı. Orada anlatılan şey bir genç kızın ilk aşkını yaşaması ve anne-babayla bunu paylaşamaması. Şimdi paylaşılabiliyor. Bu gibi şeylerden bahsediyorduk, biraz sistemin dışında bir albümdü. Yine de özgürdüm ve şanslıydım, halam Selda Bağcan’ın yapım şirketinden çıkardım albümümü. Ama katıldığım televizyon programları, röportajlar vb seni başka bir yöne yönlendiriyor ve ben kendimi orada özgür hissetmedim. Herhalde öyle bir şeydi.


G.G. Müziğe ara verdiğiniz yıllarda yaşadığınız bir nevi içsel yolculuk var ve bunun vesilesiyle ortaya çıkmış bir ninni albümü… Bu süreci anlatabilir misiniz nasıl gelişti?

S.B. Belki de özgürce yaratamadığım için, bu farkına varmaksızın sende bir huzursuzluk ve mutsuzluk yaratıyor-muş. -Muş çünkü bunu yaşamın içerisindeyken fark etmiyorsun. Evlatlarım; iki oğlum da büyüdükten sonra bir boşluk yaşadım. Annelikle ilgili çocukların sana ihtiyaç duyduğu dönem içerisinde evet, ama o onların artık sana ihtiyacı olmadığı dönemdi işte o soru başlıyor. Bu boşluk da “bu yaşamdaki yerim nedir?” sorusuna götürüyor. Yani ben niye geldim? Buradaki görevim, benim yapmam gereken bir şey var mı? O sorgulama sırasında ben yogayla tanıştım. Yoga yapmaya başlayınca bu sorular daha da netleşti. Yoga hayat penceremi değiştirdi. O sorulara net cevaplar bulmaya başladım. Ninni albümü de benim hiç tasarladığım bir şey değildi. Geçmişte bana ‘ninni albümü yapacaksın’ deseler gülerek bakardım. Ama bir yoga hocamın çocuğu oldu. Amerika’da yaşıyordu o zamanlar. Ona bir hediye göndermek istedim ve bir ninni çıktı. (Bu arada sesiniz çok yakışmış ninniye diye ekliyorum.) Ben de daha alto, tok bir sesim olsun isterdim ama yumuşak bir sesim var, bu ses niye bana emanet edilmiş derdim, meğer ninniler içinmiş. Yani aslında, bu sesin frekansı ninniler için’e geldi konu. Hayatım boyunca da bilgi topladım yogadan, kendi mesleğim diş hekimliğinden, Yeditepe Üniversitesi’nden aldığım bilinçli hipnoz tekniklerinden, bir sürü okuduğum kitaplardan, aldığım eğitimlerden. Tüm bunların sonucunda da bilinçaltımın annemin karnındayken bile nasıl kayıt yaptığıyla ilgili bilgilenince ve kültürümüzde de “aman çocuğum dur, hızlı koşma düşersin” diye kültürün içinde koşmayan bireyler yarattığımızı, yerinde sayan bireyler yarattığımızı fark edince – kendim de dâhil olmak üzere – içimizdeki çocuklara ve çocukların bilinçaltlarına onları özgür bireyler olduklarını farkına vardıracak sözlerle ninniler, besteler kendiliğinden geldi. Öyle çıktı ninni albümü. “Sen özgür ruh, sen güçlü ruh, huzur, barış sendedir”, “dene, yanılsan da vazgeçme basamak taşların onlar, seni sen yapacak onlar”. (Hafifçe mırıldanıyor o yumuşacık sesiyle, alkışlıyorum ister istemez bu küçük kupleyi söylediğinde) Melodileri de tasarlamadım kendisi geldi. Sözlerin ikisi kardeşim Seda’ya ait, gerisi bana ait. Seneler boyunca da dinlenilecek bir albüm oldu.


G.G. “Müziğin bedendeki hücrelere verdiği şifa” demişsiniz. Bir nevi “müzik ruhun gıdasıdır” tadında bir yorum mu, yoksa ruhsal tedavi yöntemlerine yeni bir bakış açısı mı kastettiğiniz?

S.B. Müzik zaten bir frekans. En azından kendimizden bakalım, bazen bir şey dinliyoruz birden moralimiz düşüyor. Bunu bizi düşürecek bir müzikle mi, yükseltecek müzikle dinleyerek mi yapılandırabiliriz bedenimizi? Seni düşürecek müziği dinleme demiyorum. Çünkü bazen hüzne de ihtiyacımız oluyor. Ama hüznü çok düşüren değil de, kendi içsel farkındalığına götürecek bir hüznün olması gerekiyor. Bir de %70’in su, Japon bilim adamı Dr. Masaru Emoto’nun bir çalışmasında suya sözcükler söyleniyor ve kristalize yapısı mikroskobik olarak inceleniyor. Kötü söz söylenmiş ya da yapıştırılmış su kristallarinde karışık kristalleşme olurken, güzel sözlerin söylendiği ya da yapıştırıldığı su kristallerinde daha düzgün kristalleşme oluyor. Bunun bilimsel olarak da bir kanıtı var en azından. Dolayısıyla müzik bir şifa.

G.G. Yeni albümünüzden bahsedelim bir de. Hem yeni şarkılar var hem de 90’lı yıllardaki şarkınızın cover’ı. İlginç bir hikâyesi var demiştiniz buluştuğumuzda?

S.B. Bir gün halam (Selda Bağcan) Ankara’ya konsere geldi, ertesi gün bizde yemek yiyoruz. Dedi ki bana ‘senin bu albümün çok güzel bir albümdü, o zaman doğan çocuklar şimdi 20’li yaşlarında ve bu albümden haberleri yok ben buna çıkaracağım’. ‘Aman hala boşver’ dedim. ‘Hayır getir sırayı yapacağım’ dedi ve yaptı kendisi. Ondan sonra da, ‘bana bir fotoğraf çektir sen’ dedi. Ben de tamam dedim ama ciddiye almadım. Ondan sonra da gerçekten aşkı anlatmak istedim. Yani dünya bir aşk olsa nasıl olabilir? Ve yaratana âşık olsak ve yaratana aşk olsak, nasıl olabilir? Bunu son derece sade sözlerle ve saf bir şekilde anlatmak istedim. Bu Yunanca bir eser aslında ve ben bu esere takıldım. Yine aynı şekilde gittim bahçeye, kâğıdı kalemi aldım, sözleri yazdım kalktım. Sonra halama, ‘o zaman yeni bir şarkı koyalım’ dedim ve bu “Nefesim Senle”yi çalıştım. Sonra halam dedi ki, ‘sen benim söylediğim “O Günler” şarkısını çok güzel söylersin, bunu da koyalım’. ‘Hayır halacım koymayalım’ dedim, ‘hayır konacak’ dedi. (Gülüyoruz) Onu da koyduk ve hiç aklımda olmayan bir şekilde “Nefesim Senle” albümü çıktı. Yeni ve eskinin harmanlandığı bir albüm oldu.

G.G. İlk klip de bu şarkıya geldi…

S.B. Klibim çok güzel oldu. Cem Hamdi Kaya’yla buluştuk. Onunla Instagram aracılığıyla tanıştık. Menajerim ve sosyal medya yöneticim Özge Şengül önerdi. Çalışmalarına baktım ve ruhu çok hoşuma gitti. Sonra buluştuk ve Eylül ayında Ağva’da 8-9 kişilik ekiple günün nasıl geçtiğini anlamadığımız muhteşem bir klip çekimi yaptık. Öğlen yemek yemeyi unuttuk. Sonra, gelinliğimi giydim klipte (şaşırıyorum, açıklıyor) Beyaz bir kıyafet bulamıyordum, orda aklıma geldi ve denediğimde hala içine girebildiğimi görünce onu giymek istedim. (Aslında albümün de mantığına uymuş, geçmiş ve bugünü harmanladığı için gelinliği kullanmak da bir nevi tematik olarak uymuş, diye yorumluyorum, bu fikri çok seviyor ve onaylıyor) Sen söyleyince giydiğim her kıyafet bir anı ve üzerine yeni bir şey ekleyerek kullandım, bir tane giydiğim kıyafet de yeni. Geçmişle bugünü harmanlamışım farkında olmadan.


G.G. “Nereye Gidiyorsun?” şarkısına da klip gelecek mi tekrar?

S.B. Armagedon Türk, Orkun Tunç ile çektik. Onunla buluşmamız da çok ilginç oldu. Ben bu albümde bir niyet koydum ve niyetime uygun insanlarla bir anda buluştuk. PR için görüşme yaparken İstanbul’da Ada Stüdyosu’nda kayıt yaptığım yerde Orkun’dan bahsettiler ve aradım, anlaştık. Sonra görüştüğüm kişiler akşam eve gidiyorlar ayrı ayrı, meğer onlar sevgiliymiş. Yine aşk yani. Remix de çok içime sinen bir çalışma oldu. Ankara’da Siyah Beyaz Sanat Galerisi bize sponsor oldu ve orada sergisi bulunan İtalyan sanatçı kullanmamıza izin verdi ve klibimizi çektik. Her şey hazır bir, bir buçuk ay sonra inşallah yayına girecek.
Ankaralı kişilerle çalıştım aslında tüm albümü çıkarırken. Tüm hazırlığımızı da Ankara’da yaptık.

G.G. Halanız Selda Bağcan, kız kardeşiniz Serenad Bağcan, babanız Savaş Bağcan, Amcanız Sezer Bağcan… Yeni albümünüzde özellikle herkesin bir katkısı olmuş. Bu süreçler nasıl ilerliyor müzik hayatınızda. Yeni bir projeye başlarken talep mi götürüyorsunuz, yoksa onlardan mı talep geliyor, nasıl bir ortaklık oluyor? 

S.B. Amcalarım, Sezer Bağcan, Serter Bağcan, halam Selda Bağcan, babam Savaş Bağcan… Şimdi Gökçen’cim bunlar çok leb-i derya insanlar, çok başka kafalar. Onların her zaman eserleri var, her zaman yaratıyorlar aslında. Biz o yaratımların içinden seçiyoruz. Mesela kardeşim Serenad şimdi albüm yapıyor ve babamın yıllar önce yaptığı şarkılarından seçerek seslendiriyor. Ama mesela Sezer Amcam da istediğimiz zaman bizim için beste yapıyor, yani karışık oluyor. Kendi besteleri var, bize isteyince bize de yapıyorlar, biz kendimiz de yapıyoruz. (Çok ekonomikmiş diye gülüyorum, onaylıyor.) Yunanca parçanın telif hakkını alırken ne kadar ekonomik olduğunu anladım. (Gülüyoruz yine)


G.G. Ailenin ortak yanı müzik olsa da her birinizin farklı bir tarzı var. Selda Bağcan daha çok Türk Halk Müziği ve Anadolu Rock, kardeşiniz Serenad Bağcan daha çok batı müziği,  Seda Bağcan ise Mantra müziğin ülkemizdeki temsilcisi ve siz de daha çok pop alanındasınız. Bu yönlenme, bu çeşitlilik nasıl oldu?

S.B. İlk albümü büyüklerimden sonra çıkaran benim aslında. Serenad’ın hikayesi de değişiktir. Devlet Çok Sesli Korosu sanatçısıydı ve bir gün Nazım Hikmet Oratoryosu’nda solistin geç kalmasıyla şef diyor ki, bizden birisi var gelsin söylesin. Fazıl (Say) da dinliyor ve çok beğeniyor. Ondan sonra ‘Metin Altıok için bir eser var seslendirir misin?’ diyor, Serenad gidiyor ve eseri seslendirirken, Fazıl ‘neden biz bir albüm yapmıyoruz?’ diyor ve böylece albüm yapıyorlar. Çok hızlı gelişti. Seda da Almanya’da yaşıyordu ve yogayla ilgili çalışmalar yaparken mantralarla karşılaşıyor ve onu çok etkiliyor. Sonra bu mantraları bizim melodilerimize uygun nasıl yapabilirim derken bu albümü çıkarmaya karar veriyor. Seda bu albümü çıkarmaya karar verdiği zaman –bu arada Türkiye’nin ilk mantra müzikçisi- biz aile olarak çok dalga geçtik. Bizim ailenin de böyle bir tarafı var. Geçen halam da söyledi, ‘size laf geçiremiyorum, burnunuzun dikine gidiyorsunuz’ diye. Öyleyiz gerçekten. Albümünü çıkardı ve geçen sene Grammy Müzik Ödülleri’ne New Age tarzında aday adayı oldu. Gitarro şirketiyle çalışıyor ve onlar Seda’yı önerdiler. (Böyle konuların gündeme fazla gelememiş olması ne kadar üzücü bir durum ülkemizde diyorum, katılıyor) Buradan da hayat bizi bir şekilde başka başka yönlere götürdü. Ama şu var, biz iki senedir arada konserler veriyoruz ve acayip bir şey çıkıyor bizden. (Mesut Yar’ın programına katıldıklarında dinlediğimi ve ne kadar uyumlu olduklarını düşündüğümü söylüyorum) Gökkuşağı gibi hepimizden bir şeyler çıktı. Bakalım, halamla da bir şeyler yapabiliriz, sürprizli projelerimiz de var. Önümüzdeki sene Serenad’ın albümün çıkmasını bekliyoruz.


G.G. Gökçen Gökyer Blog takipçilerine iletmemi istediğiniz mesajınız var mı?

S.B. Hayatı aşkla yaşıyorlar mı? Hayatları doyumlu mu? Ve hayat onlar için anlamlı mı? Bu soruları sormalarını isterim kendilerine. Eğer bunları hayatlarında hissetmiyorlarsa, bunun için bir çaba göstermelerini isterim. Böyle bir şey demek geldi içimden. Gökçen’i de takip edin büyülü bir kadın, derim. (Utanarak teşekkür ediyorum, üsteliyor.) Bunu gerçekten söylüyorum, çok ince noktaları görünmeyen noktaları alanın okuyor ve gösteriyor. Çok güzeldi gerçekten, teşekkür ediyorum.

Sevgili Sonat Bağcan'a tekrar çok teşekkür ediyor, röportajımızı söz verdiğim üzere yepyeni albümü "Nefesim Senle"nin aynı zamanda ismini aldığı parçası ile noktalıyorum.

Çok Sevgiler!



Sosyal medyadan arkadaşım olduğu halde bir türlü buluşma fırsatımızın olmadığı Sevgili Bahar Akıncı ile yüz yüze görüşme fırsatı bulabildik en nihayetinde. Üstelik de manidar bir şekilde memleketimiz İzmir'de!

Gökçen Gökyer Blog'un röportaj konuklarını her zaman özenle seçmeye çalıştığı malumunuz... İlla ki merak edeceğimiz konuları, örnek alacağımız dokunuşları barındıyor olmalı doğasında soruları olacaksa eğer.

Bahar Akıncı'ya davet göndermek de kaçınılmaz olmuştu bu bağlamda hazır yollarımız buluşunca.

Çoğumuz onu zaten gerek sosyal medyadan, gerek Hürriyet Seyahat'ten, gerekse envai çeşit seyahat dergilerindeki yazılarından tanıyor ya da takip ediyoruz. Hafif bir yakınlık da duyuyoruz aslında. Zira, samimi ve sık paylaşımlarıyla sanki aramızdan biri gibi... 

Umarım bir de yüz yüze denk gelir, hoşsohbetini tadar, samimiyetin doğallık ile bileşimine, birikiminse mütevazılık ile çevrelenişine  tanık olursunuz onun kişiliğinde siz de.

Urla Enginar Festivali'nde moderatörlüğünü yaptığı etkinlik sonrası buluştuk kendisiyle. Önce Beğendik Abi'de karın doyurduk, ardından Sanat Sokağı'nı turlayıp Avlu'da sohbete koyulduk. 

Tüm merak ettiklerimi sordum, hem kendim, hem de sizler adına. 

Haydi kahveler hazırsa başlıyoruz laflamaya!


G.G. Daha önce sizin bir sözünüzü okumuştum, yazı yazarken hep o gelir aklıma: “Hiç kimse okumasa bile siz yazın, bir gün mutlaka değer görür” diye...
B.A. O aslında şöyle bir şey. Beş yıl önce Hürriyet’e yazmaya başladığımda koşarak ve uçarak eve gittim. Babama “Baba ben Hürriyet’ten teklif aldım, Hürriyet Ege’de yazmaya başlayacağım” dedim ve babam da baktı baktı ve dedi ki: “ben sana yazar olamazsın demedim, Cumhuriyet’te yazamazsın dedim.” Sonra benim üzüldüğümü anlayınca da “Üzülme kızım kimse okumazsa bile ben okurum.” dedi. Tabi ben orada daha da yıkıldım! Neyse ki sonra birçok insana ulaştı yazılar ama hep onu söylüyorum, kimse okumazsa bile siz yazmaya devam edin, bir gün birisi mutlaka okuyor. Kimse okumasa bile anneniz babanız okuyor. =)


G.G. Siz de sanıyorum ki bir blog yazarak başladınız bu yolculuğa. Nasıl ilerledi hikaye sonra?
B.A. 2008 yılında ‘Dünyayı Gezen Salyangoz’ adıyla bir blogla yazmaya başladım. Onun arkasından 2009’da Turkcell Blog Ödülleri yarışmasında ikinci oldum. Sonra dergilerde yazmaya başladım. Travel and Leisure ilk dergi... ("Teklifler mi geliyordu, siz mi başvuruyordunuz?" diyorum, açıklıyor.) İlk olarak Turkcell Blog Ödülleri’nden buldular beni. Daha sonra oradaki yazılarımı okuyan yayın yönetmeni “Marie Claire’de yazar mısın?” dedi orada yazdım, sonra 2012’de de Hürriyet ile bir araya geldik; Deniz Sipahi, Ege Bölge Temsilcisi ile. O da tesadüfen uçakta benim Marie Claire’de bir yazımı okumuş Nice’e giderken. Uçaktan inince beni aradı “Biz senin gibi bir kalem istiyoruz bize yazar mısın?” diye. Benim çocukluk hayalimdi Hürriyet’te yazmak. Beş buçuk yaşımdayken 1 Mayıs'ta Hürriyet Çocuk Kulübü’ne resim yarışmasına gidiyorum. O gün hem benim doğum günüm hem de Hürriyet’in kuruluş yıl dönümü... Dedem benin doğum günüm olduğunu söyleyince onlar da “bizim de kuruluş yıl dönümümüz, bir kutlama yapacağız siz de kalın” diyor, biz de kalıyoruz. Törende o dönemin genel yayın yönetmeni konuşma yapıyor ve beni kucağına alıyor, sıkıyor. Ben de o kadar çok yemişim ki o gün, üzerine kusuyorum! Yani böyle bir çocuğun Hürriyet’in kapısının önünden bile geçmemesi gerekiyor normalde ama ilginç bir şekilde o günden beri Hürriyet’te yazar olmak istedim. =) Böyle ilginç bir hikaye…


G.G. Peki hep seyahat mi başladı ve seyahat gitti, yoksa zamanla mı evrildi?
B.A. Aslında ben metin yazarlığı okudum üniversitede. Hayal gücümün geniş olduğunu düşünüyorum, tabi bu eğitimle olan bir şey değil, içten gelen bir şey ama teknik geliştirebiliyorsunuz. Ben tekniği bildiğim için 'kozalak'la ilgili bile yazabiliyorum zorlanmadan. Ağırlıklı olarak seyahat yazmayı tercih ediyorum ama seyahat yazılarım da artık evrildi. Çünkü herkes seyahat yazıyor, herkes gezgin, destekliyorum da. Ama okurken haz alınan şeyler birbirinden ayrılmaya başlıyor. Bunu okur da fark ediyor zaten. Ben daha çok insan gözlemleri, şehir gözlemleri ve duygu yansıtan seyahat yazıları yazıyorum. Yani ben Hindistan’a gittiğimde çektiğim fotoğrafın altına Vikipedya’dan aldığım bilgiyi yazmıyorum. O an kimden ne öğrenmişsem, Hintli biriyle ne konuşmuşsam, ne hissetmişsem onu anlatıyorum insanlara ve his yazdığım için de yazılar çok okunuyor, ben de bundan çok mutlu oluyorum.


G.G. Sosyal medyadan da takip ettiğim üzere sık sık şehir, hatta ülke değiştiriyorsunuz. Bunlar hep Hürriyet’in “git de yaz” dediği yerler mi, yoksa belirli sponsorlarınız var ve zaman zaman seyahat mi ediyorsunuz? Nasıl gelişiyor seyahat fikirleriniz?
B.A. Öncelikle şunu söyleyeyim, on beş yaşımdan beri seyahat ediyorum, son beş, hatta iki yıldır tanınıyorum ve bu on beş yılın on üç yılını ele alırsak ben seyahate bir ev parası harcadım, bir araba da değil! Dolayısıyla, bunu her yerde anlatıyorum “merhaba, ben blog açtım hadi beni Vietnam’a uçurun.” diye bir dünya yok. Bir sürü kriterin bir araya gelmesi gerekiyor. En çok sorulan soru “Sponsorları nasıl buluyorsunuz?” Benim çalıştığım birkaç tane seyahat sponsorum var. Onlarla da proje bazında iş birliği yapıyoruz. Örneğin Katar Airways benim uzun yol sponsorum, ikinci yılımıza girdik, Pronto Plus ile zaten proje yapıyorum; gastronomi turları. Nissan Türkiye ile de bir rehber kitap çıkartıyoruz. Bu proje sponsorları bana gökten zembille inmedi, ben gittim “benim böyle bir projem var, hedef kitlesi bu, varış noktası bu” diye anlattım. Bir tek Qatar Airways farklıydı, onların isteğiyle oldu. Böyle bir süreç var. Buna da birlikte karar veriyoruz. Öncelikle benim görmek istediğim rotalardan başlıyoruz. 'Yılın hangi mevsimi gidilmesi gerekiyor, çekim şartları neler?', gibi değerlendirmeler yapıyoruz. Mümkün olduğunca da ekonomik seyahat etmeye çalışıyorum çünkü ekonomik seyahat eden insanlara ilham vermek istiyorum. Zaman zaman lüks dokunuşlar oluyor sadece. Yani hostelde kalıp şehrin en iyi lokantasında yemek yemeye çalışıyorum mesela. Veya şehrin en lüks lokantasına gitmiyorum da iki masalı şef lokantası buluyorum. Tamamen şartlara göre değişiyor aslında.


G.G. Hiç yıllık izin alıyor musunuz tatile çıkmak için? =)
B.A. 2011 yılında kurumsal hayatı bıraktım. Reklam yazarlığı yapıyordum. Ama hep yapmak istediğim şey tam zamanlı seyahat etmekti ve bütün izinlerimi seyahatlerime göre planlıyordum. O zaman benim için 'izin' kavramı çok değerliydi, hala öyle. Maaşımı bir iki ay biriktirip uzun seyahat edeceksem bayramla birleştirmek gibi hepimizin yaptığını yapıyordum. O yüzden böyle gezginlere çok büyük saygı duyuyorum. İzmir'de Reyhan Pastanesi vardır, orada İzmirli hanımefendilerimiz sabahtan akşama kadar otururlar. Ben de çok özenirdim onlara. "İşi bırakayım buraya geleceğim ve bir buçuk gün hiç kalkmadan oturacağım!" derdim. Sonra kurumsal işi bıraktım ve çok yoğun çalışma temposuna girdim. Sonra bir gün,  dört ay geçti aradan, toplantıdan çıktım ve öbürüne yetişmem gerekiyor, arabam otoparkta derken kafamı bir çevirdim ve Reyhan Pastanesi ile göz göze geldim. Dedim ki "ben burada oturacaktım!" Yani ben çalışmak zorundayım, kurumsal hayat gibi düzenli maaşın yatmıyor.  Sorunun tam cevabı oldu mu bilmiyorum ama yıllık iznim yok. Ama zaten benim hayat biçimim seyahat olduğu için çekimi erken bitirdiğimizde o gün benim için tatil oluyor.

G.G. Artık tanınmış ve oldukça birikim yapmış bir gezginsiniz. Hiç TV programı teklifi almıyor musunuz? Sizi de bir “Gülhan’ın Galaksi Rehberi” tadında izlemek keyifli olabilirdi...
B.A. Bilmem ki? İş oralara daha gelmedi herhalde. İstiyorum tabi ki, çok istiyorum bir seyahat programı yapmak. Aslında bir demo çekimi yapacağız Haziran başında. Yapımcı şirket belli. Bilmiyorum demo çekimi başarılı geçecek mi, ne olacak sonucu... Olursa şahane olur, olmazsa da yazarak hayatımı devam ettireceğim. (Gülüyoruz ve tüm yetkili mercilere buradan seslendiğimizi beyan ediyoruz!)

G.G Sosyal medya ve blog envailiğine baktığımızda birçok seyahat yazarı bulunuyor. Sizce sizi farklı kılan neydi/nedir? 
B.A. Bana sözüne çok değer verdiğim birisi şöyle söyledi "sen kalbinle yazıyorsun, en büyük fark bu". Duygu karıştırıyorum içine herhalde, öyle düşünüyorum... Konuşur gibi yazıyorum, 'kim ne düşünür' diye düşünmüyorum, bir şeye üzüldüysem içimi döküyorum, sevindiğim bir şey varsa onu da paylaşıyorum. Yani bir 'günlük' gibi kullanıyorum Instagram'ı. Takipçi sayım bir yılda iki katına çıktı ve bunda samimi olmanın büyük önemi var diye düşünüyorum. Beni bilenler biliyor, tanıyanlar böyle seviyor. Böyleyim ben yani. =) 



G.G Bir seyahat yazısının olmazsa olmazları nelerdir?
B.A. Seyahat bloglarında ilk zamanlar, ulus olarak yeni seyahat etmeye başlamıştık, Barselona yazarken Barselona'nın tamamını yazıyorduk. Artık çok seyahat ediyoruz ve içinde nokta atışlar yoksa genel bir Barselona yazısı insanların ilgisini çekmiyor. Tümden geldik, tüme varmamız gerekiyor. Nedir? Küçük küçük parçaları birleştirmek gerekiyor. Küçük mahalleleri yazmak şu an çok revaçta. Mesela Türkiye'de Barselona'nın El Born Mahallesi'ni ilk yazan benim Treasure and Leisure dergisine. Öyle bir mahalle olduğunu bile bilmiyorduk. Şu an inanılmaz popüler. Benle ilgili değil ama Barselona'da çok popüler oldu, Türkiye'de de biliniyor. Şimdi Poblenou diye bir yeni mahalle var. Adı da 'yeni mahalle' demek. Tüm sanatçılar, tasarımcılar oraya taşınmaya başladı. Mahalle yazmayı çok seviyorum ben. Genel şehir zaten Four Square'de var. Artık orada yaşayanların neler yaptığı insanların ilgisini çekiyor. Lokalleşmek istiyoruz, kendimizi oraya ait hissetmek istiyoruz. Dolayısıyla bunun üzerine oynayan seyahat yazıları okunuyor artık. 

G.G. Henüz yeni bir etkinlik olan Urla Enginar Festival’i hakkında ne düşünüyorsunuz? Benzer birçok festivale tanık olduğunuzu düşünerek soruyorum...
B.A. Çok genç bir festival. Olacak. 'Olmuş' diye bir şey yok, zaten bir şeyi sonlandırmanın başını getirmek olarak algılıyorum ben onu. Festival için de geçerli. Tabi ki aksaklıklar var ama dünyanın farklı ülkelerinden şeflerin gelmesi, o insanların alınması, transferleri, stantların kurulması, bir Egeli kadının evinde bütün özeniyle yaptığı yemekleri burada satması, enginara yeni yorumlar katması bana çok değerli geliyor. Çok daha iyi olacak. Demin sahnede de onu söyledim, dünyanın en küçük köylerinin, kasabalarının minicik bir festival fikriyle yüz binlerin oraya aktığını gördüm. Torino'daki 'Çikolata Festivali', İspanya'daki 'Domates Festivali' gibi... İnşallah 'Urla Enginar Festivali' de Ege için böyle bir festival olacak. "Think Global, Act Local" diye bir söz var, çok seviyorum. Local restoranların da yerel olması ve Urla'da olması ve benim onun ayağına gitmem çok daha değerli.  

G.G. Gökçen Gökyer Blog’un Bahar Akıncı takipçi ve okuyucularına iletmemi istedikleriniz nelerdir?
M.Y. Ben özellikle 20 yaşın üzerindeki kadınlara ilham vermek için yazı yazıyorum aslında. Seyahat etmeleri, dünyayı görmeleri, farklı kültürler, farklı insanlar tanımaları için, kendilerini bulmaları için... Kadınlar değişirse dünya değişecek. Bu yüzden ne kadar kadına ilham verebilirsem, ne kadar kadının sorusuna seyahatle ilgili derman olabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Seyahat etmeye ve bunun için imkan yaratmaya, hatta bunun için çalışmaya devam etsinler. 



Sevgili Bahar Akıncı'ya çok teşekkür ediyor, Seyahatlerine dahil olabileceğimiz turlar diliyorum!

Çok Sevgiler!


"Pokemon Go" çılgınlığı tüm dünyada son sürat devam ederken, farklı varyasyonları da oluşmaya başlamış. Ben henüz oyunun ne olduğuna dahi kanalize olamamışken, yeni geliştirdikleri konsept ile kapımı çalan Sevgili M3 Works ile Gökçen Gökyer Blog da yeni trend'den nasibini almış oldu.

Medyadan ve çevremizden az çok bilgi sahibi olduğumuz oyun için, M3 Works ekibi, şimdi de organizasyonlar için bir oyun geliştirmiş. Üstelik bu seferki sanal değil gerçekmiş!

Yeni başlayanlar ve çoktan kendini bu tufana kaptırmış olanlar için M3 Works ile keyifli bir röportaj blogda...

G.G. Bir anda tüm dünyayı saran, zaman zaman dünya gündeminden rol çalan bir Pokemon çılgınlığı başladı. Öncelikle buradan başlayalım istiyorum. Nedir “Pokemon Go” oyunu yeni başlayanlar için? (kural, konsept, vs)


Pokemon Go yeni nesil bir mobil oyun. Artırılmış gerçeklik tabanlı olarak sunulması hepimizin ilgisini çekti tabi. Nedir artırılmış gerçeklik? Gerçek dünya ile etkileşimli olan demek. Pokemon avlamak için evinizden çıkmanız, dolaşmanız gerek ve bunu gerçek dünyada yürürken, telefonunuzdaki haritadan takip ederek yapıyorsunuz. Üstelik Pokemon’lar en çok bildiğiniz yerlerde karşınıza çıkıyor: Heykellerde, parklarda, sokaklarda, komşunuzda hatta bahçenizde :)



G.G. İşin tehlike boyutundan bahsediliyor bir de… Sizce var mıdır/nelerdir?


Geçen bir arkadaşım anlattı: Teşvikiye karakolunun orada bir Pokemon kıstırmış. Yakalamak için ekrandaki topu tutup sanal Pokemon üstüne fırlatmanız gerekiyor. E tabi haliyle karakola doğru telefonunu sallayan adamı polis memurları pek hoş karşılamamış. Önce fotoğraf çektiğini sanıp ayaküstü sorgulamışlar. İşin oyun olduğunu anlatması zaman almış haliyle :)
Bunun gibi eğlenceli bitmeyebilir tabi her deneyim. Gençler ellerinde telefonlarla gerçek yollarda yürüyor ve konsantrasyonları o küçücük ekranlarda oluyor. Umarım bu tehlikeleri bertaraf etmek için yazılım geliştirmeleri olumlu yönde bir ilerleme kaydeder.


G.G. Sizin çalışmanızın farkı nedir?

Bizim iki türlü çalışmamız var. Biri analog, diğeri dijital. Analog olanda artırılmış gerçekliği daha da artırarak direkt gerçeklik yapıyoruz :) Yani organizasyonunda yer aldığımız şirket çalışanları etrafta gerçekten Pokemon alıyor ve bulduklarında gerçek -aslında oyuncak- Poketoplarını Pokemon’lara fırlatarak yakalamaya çalışıyor. Tüm katılımcıların toplandığı Gym’lerde ise Pokemon’larını gerçek ortamda savaştırmak mümkün oluyor.
Dijital versiyon ise Pokemon Go’ya daha yakın. Yine telefonlarınızla Pokemon kovalıyorsunuz. Ama bu sefer takım olarak!


G.G. “Sanal değil, gerçek” kısmını açabilir miyiz?

Gerçek! Etrafta fiziksel olarak varolan Pokestop’lar, Poketopları, Pokemon’lar oluyor ve bunları yakaladığınızda gerçekten kazanıyorsunuz. Harika değil mi?



G.G. Şirket olmanın getirisi nedir peki? (sosyallik, ödül, prestij vs)


Şirket olarak bu oyunlarımıza katıldığınızda çalışanlar birlikte kaliteli vakit geçirmiş oluyorlar. Takım çalışması, motivasyon, takım ruhu, konsantrasyon gibi değerlerin kazanımının yanı sıra eğlenerek iş hayatının stresinden de bir nebze kurtulmuş oluyorlar.

G.G. Takımlarınız oluşmaya başladı mı? Geri dönüşler nasıl geliyor?


Takımlarımız her ay farklı organizasyonlarda bir araya geliyorlar ve çok eğleniyoruz! Böyle popüler bir uygulamanın takım çalışması ve motivasyon gibi olumlu amaçlar için kullanılmasına yardımcı olmaktan dolayı gayet keyifliyiz :)


M3 Works ekibine misafirliği için teşekkür ediyor, bol eğlenceler diliyorum. =)

Çok sevgiler


Üstün Dökmen'den "Küçük Şeyler"! @RÖPORTAJ


Küçükken hafta sonu keyiflerimiz ayrı olurdu. Bizde genelde annemle abim sabahları uyurken biz babamla çoktan kalkmış tv karşısında olurduk. Kahvaltının hazır olmasına daha olurdu çünkü. O zamanlar izlediğimiz programlardan biriydi "Küçük Şeyler". O anlattıkça kendimize dersler çıkarır, mizahi diliyle yüzümüde oluşturduğu tebessümü kahvaltı soframıza taşırdık.

Eskiden daha mı nitelikli programlar olurdu diye daha çok tv izlerdik, yoksa artık az tv izlediğimiz için mi nitelikli program göremez olduk bilemiyorum. Belki de biliyorum. Cevabından kaçıyorum.

Kelimelerime tercüman olacağını bildiğim için, lafı fazla uzatmadan Saygıdeğer Prof. Dr. Üstün Dökmen ile keyifli röportajımıza geçiyorum.


"Gökçen Gökyer'in Gözünden" Köşesinde Bu Ay @CAPİTAL BRAVE DERGİSİ



Capital Brave Dergisi "Gökçen Gökyer'in Gözünden" köşesinde bu sayı röportaj var. 

Biraz nağmeli, biraz hoşsohbetli... 

Derginin online hali için:



Bir Sevgililer Günü Röportajı!: "Aşk Bir Vefadır" #BurhanTüzer #SibelCan @RÖPORTAJ


Gökçen Gökyer Blog'da yer alan her kişi değerlidir, her konuk mutlaka sevilmiştir. Ancak bazı konuklarım var ki yerleri bambaşka. Kimler mi? Kapımı kendi çalan misafirlerim!

Bildiğiniz üzere Yayın Kurulu üyesi olduğum ODTÜ'lüler Bülteni'nde, ODTÜ Mezunları Derneği'nin kuruluşunun 50. yılı şerefine, her ay değerli röportajlar sunuyorum.

Ekim ayı konuğumu takdim etmek isterim size şimdi de...

Hep dediğim gibi, bir şeyler katmak için yer aldığım dernekte, çok şey kazandığıma inanıyorum. Ekim ayı konuğumuz Sevgili İbrahim Berksoy da bu kişilerden birisi diye düşünüyorum.

Kendisi hem değerli bir yazar, hem bilinçli bir gezgin, hem yayın kurulumuzun yeni üyesi, hem de Gökçen Gökyer Blog'un onure olduğu yeni takipçisi... =)

50. Yıl Köşesi'nde de, yürütmekte olduğu ODTÜ Mezunları Derneği Gezi Kulübü'nü konuştuk.

Keyifli röportaja ve İbrahim Hoca'nın Barselona yazısını da içeren diğer keyifli yazılara online ulaşmak isteyenler için linkliyorum sizleri. =) 

Çok Sevgiler!











"Felsefik" Bir Röportaj @ODTÜ'lüler BÜLTENİ


Yayın Kurulu üyesi olduğum ve ODTÜ Mezunları Derneği'nin 50. Yıl Kutlama Komitesi üyesi olarak yürüttüğüm ODTÜ'lüler Bülteni'nin 50. Yıl Köşesi'nde Eylül sayısında Felsefe Kulübü sorumlusu Yaman Örs ile röportaj var.

Entelektüellik bu kadar dibimizde. Peki ya sen nerede??

Bültenin online hali için tık tık!

ODTÜ Mezunları Derneği'nin 50. Yılı şerefine Yayın Kurulu Üyesi olduğum ODTÜ'lüler Bülteni'nde devam ettirdiğimiz köşede şimdi de "kulüpler serisi" başladı. 

İlk kulüp Arkeoloji.

Burnumuzun dibinde bu kadar entelektüellik olduğunu bilmeyen kim inanır?!

Oku da gör!

Online hali için tık tık!





Röportajlarımı okuyan kişilerin olumlu geri dönüşlerini almak gerçekten çok keyifli. Bir de bu röportajları gerçekleştirmenin bende başka, kimsenin bilemediği bir yeri var ki o ayrı keyifli.

Anlatmaya değer kişilerle bizzat tanışmak ve bir de kendi dilimden tanıtmak, her röportajda bambaşka dünyaları, bambaşka hayatları tanımak benim için her zaman başka bir deneyim oldu.

Gökçen Gökyer Blog röportajlarıma, bir de üyesi olduğum ODTÜ Mezunları Derneği 50. Yıl Kutlama Komitesi üzerinden gerçekleştirdiklerimi eklemiş oldum bu vesileyle. Yayın kurulu üyesi olduğum ODTÜ'lüler Bülteni'nde devam eden 50. Yıl Köşesi'ne katkıda bulunmak da bu yüzden ayrı keyif  oluyor benim için. 

Bu ayki röportaj da , Derneğin "01" numaralı üyesi ve derneğe uzun yıllar başkanlık yapmış kişisi Sayın Mahir Barutçu ile.

Keyifli okumalar. =)

Online link için --> Tık tık




More

Bu Blogda Ara

Translate

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı