avrupa güncesi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
avrupa güncesi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Yeri geldiğini düşünüyor, bazı kulaklara su kaçırmayı umuyor ve bu suretle dünya üzerinden -ülkemizde karşılaştırmalı örneklerle ispatın daha çok tercih edilmesi dolayısıyla- bir örnek veriyor ve bir kent parkının o kent için önemini vurgulamak adına bir 'Yeşil Alan'a yer veriyorum Avrupa Güncesi'nde.


Planten un Blomen, Almanya'nın Hamburg şehrinde, 'şehrin göbeğinde' diyebileceğimiz, yaklaşık 47 hektarlık bir alanı kaplayan bir park. Kent ile müthiş bir entegrasyon sağlayan, aynı zamanda da kendini yaşamın kargaşasından başarıyla izole eden bir huzur ve oksijen kaynağı... İçerisinde göletinden tutun, Japon bahçesine, bisiklet ve yürüyüş parkurlarından tutun geniş çim ve ağaçlık alanlarına herşeyi bulabileceğiniz kocaman bir park burası!. Özenle tasarlanmış ve korunmuş olan bu yer, aynı zamanda da kent sakinlerinin ve ziyaretçilerinin uğrak yerlerinden biri olmuş durumda. Akşam iş çıkışı bisikletinize atlayıp turlayarak stres giderebileceğiniz, sabah sporunuzu temiz hava eşliğinde yeşilin huzurunda gerçekleştirebileceğiniz, hafta sonunuzu keyifli ve eğlenceli bir hale getirebileceğiniz çok yönlü bir park konumunda Planten un Blomen...

İşin en güzel yanı da, kentli bilmiş bu parkın önemini, kıymetini.. Hiç dememiş "biz Avrupa'nın ikinci büyük limanına sahip gelişmiş bir şehriyiz, betonlaştıralım boş alanları, rantı yüksek olur" diye... Radisson Hotel'ini de çıkışına kurmuşlar mesela, dokunmamışlar hiç parkın tek bir zerresine..

Hamburg'un insanlarının huzurlu ve verimli olmasının da en büyük paylarından birisi diye düşünürüm hep bu büyük kent parklarının.. Her bölgesine ayrı ayrı geniş yeşil alanların itinayla ayrılmasının, nakış gibi her karışının işlenmiş olmasının verdiği sakinlik, iç huzur, biyolojik yenilenme çok büyük bir etken taşımakta kişinin bünyesinde... Her an günlük stresine mola verip, bir göl kenarında, yeşilin deryasında, o binlerce ağacın herhangi bir tanesinin altında derdinizi tasanızı soyutlayabilir, varlığını silip yok edebilirsiniz..



Zira bir yeşil alan, ne maddiyata bağlıdır, ne kişinin çıkarına, ne de mecburiyetten bırakılmış ziyan bir alana... 


  • Yeşil alan; bilakis kentin ciğerleridir, yeri geldiğinde kalbidir; şehre gidiliş sebeplerindendir (bkz. Central Park ki onu da ayrıca paylaşacağım), yeri geldiğinde de beynidir; kenti yönlendirir, kente şekil verir... 

  • Yeşil alan; kişilerin toplanma alanıdır, bazen toplanma amacıdır, sosyalleştiği noktadır, stresini attığı doğal bir ortamdır, yapay bir kent yaşamında var olan bir tezatlıktır. 


  • Yeşil alan; olmazsa olmazıdır şehrin, olmazsa olmazı olMALIdır,  kişilerin negatifini akıttığı saf topraktır, betonarme hayattan ayrıdır. Kişinin serbest kaldığı andır, özgürlük hissini tattığı doğadır, yaşamın keşmekeşini böldüğü -belki de söküp attığı- bir moladır. 

  • Yeşil alan; kişinin bir nevi yaşama hürriyetidir, doğanın korunması kaygısının bizzat taşınılması gerekliliğidir, tam olması gerektiği yerde tam olması gerektiği alanda bulundurulmasının bilincidir.

  • Yeşil alan, uğruna savaşılmasına gerek kalmayacak bir değerdir, şehrin nimetidir, değerinin bilinmesi gerekir, birlik beraberlik içinde hemfikir olunması gereken yerdir....!

İçten Saygılarımla,
Gökçen Gökyer
-Y. Şehir Plancısı-

Madem tatil, madem gezi hayallerindeyiz, o zaman yine sizi alıp götürüyorum.

Bu seferki durağımız Paris'teki günlerce gezilebilme potansiyeli olan Louvre Müzesi.

Bakın neler anlatmışım, nereleri kendi açımdan yakalayabilmişim?

Bu haftaki İtalya Milano turumuzdan sonraki ikinci durağımız Uplifers okurlarıyla Fransa! ;)

Hemen tık tık!

Avrupa güncesi: Louvre Müzesi



Uplifers

Bu hafta sonu bendensiniz.

Hepinizi İspanya'nın Akdeniz kıyılarına; Barselona'ya götürüyorum.

Negatiflerimizi biraz sıcak kumlara, biraz da eşsiz mavi denize iletiyorum.

Hazırsak hemen tık tık!




"Berlin'de Görmeden Dönmeyin" Listesi @AVRUPA GÜNCESİ


Şu kadar zamandır, hala gittiğim de yazamadığım yerler var sırada bekleyen... Bir kısmına konu daha önce geldi, kimisi daha günceldi, kimisini yazmak ayrı keyifti... Kimisini de hep erteledim yazmak için. Erteledim, çünkü yazmaya başlarsam bitmeyeceğine inandım hem kentin tarihini, hem de geçmişten bugüne getirdiklerini... Berlin de o ertelediklerimde başı çekti hep. Hem bir "hangi birini yazayım?"dı benim için, hem de "tarihinin izlerini nasıl anlatsam?" kaygısı vardı.

Ne var ki, zaman geçiyor ve paylaşılacak çok şeye bakıldığında "hiç bir şey anlatmamaktansa, az biraz ucundan tutmak iyidir" diyerek ikna ettim kendimi en nihayetinde.

Bu yüzden, sizlere her bir köşesini, her bir tarihini detaylı anlatmaktansa, nereleri bilmeli, neleri görmeden dönmemeli listesi hazırladım Berlin seyahatiniz öncesi.
Araçla ulaşımı neden bir türlü sevemediğimi bilmiyorum. Belki İzmir'de tüm okul hayatım boyunca her gün uzun yollar katetmeye mecbur oluşum, belki de Ankara'da toplu taşımasızlığın beni kilometrelerce yolu gönüllü yürümeye teşvik etmesinden dolayı bıkkınlık yarattı.

Sebebi her neyse ne.. Bilemiyorum. Yürümeyi; işe, gezmeye, alışverişe yürüyyerek gidebilmeyi özgürlük olarak görüyorum.

Hele ki, yürüdüğün yollar "zaman geçsin"den ziyade keşif arzusunu körükleyense, değmeyin keyfime!

Benim kafamda olan herkes için hazırladım bu postu.

Eğer ki Avrupa'daysanız ya da giderseniz, araçla ulaşımı gözden çıkarmanız gereken 10 şehri sıralıyorum sizlere hemen. "Avrupa'da her yer öyle ki" mi dediniz? 

Aslında haklısınız.

Bu top 10 diyelim.


İçinde Yürüyerek Kaybolmanız Gereken 10 Avrupa Şehri

1. Roma

Her bir avlunun, bambaşka bir avluya bağlandığı, her bir meydanında bambaşka sanat ve sanatçıya rastladığınız Roma sokaklarını mümkün olduğu kadar yürüyerek keşfederek.

Bu kadar çok tarihi yapının, bu kadar sık konumlandığı bir şehir asla atlanmamalı...

Aşk Çeşmesi'nden İspanyol Merdivenleri'ne, Kolezyum'dan antik kente kendinizi özgür bırakın.



2. Venedik
Toplu taşıma zaten çok mümkün olmayabilir ama harita elinizde gitmeniz gereken yerlere odaklı olarak turist olma mesainizi bırakın. Yalnızca sizi büyüleyen dar sokaklara bırakın kendinizi. Hangi kanalı geçerseniz, hangi sokaklardan geçerseniz geçin. Fotoğraf makineniz sizinle olsun yeter. Kaybolmak için fazla büyük bir yer değil nasılsa, elbet aradığınız yere çıkarsınız, boşverin.



3. Floransa
Yine fazla büyük olmayan, hemen hemen her yere yürüme mesafesinde olacağınız Floransa'da sokaklar arasında kendinizi özgür bırakmalısınız. Yapmanız gereken tek şey, merkezdeki katedrallerden gündüz zamanı başladıktan sonra Michelangelo Tepesi'nde günü batımına yetişmek. Arada kalan müzeler, sokaklar, kuyumcular çarşısı zaten karşınıza çıkacak.



4. Dresden
Almanya'nın Dresden kentini hala yazacağım. Beklemede olan şehirlerden. Şimdilik fragman olsun burası. Nehir boyunca ya da nehir karşısında nereye isterseniz yürümeye devam edin. Farklı müzeler, katedraller ve meydanlar çıkacak karşınıza. Her yorulduğunuzda nehir size eşlik edecektir, yanında Alman biranızla.



5. Paris
Arc de Triomphe'tan başlayarak Chaps-Elysees boyunca yürümeli, oradan Concorde Meydanı'na çıkarak Sen Nehri'ni görmeli, daha sonra yolunuza devam ederek Louvre Müzesi'ne çıkmalısınız. Müzenin içerisini gezmek işini günlere bölmeniz gerekecektir. Bu yüzden, bugünkü turunuzda meydanında bir iki turlayın, birkaç kare çekin yeter. Sonrasında yola devam, Notre-Dame Katedrali'ne dek devam edin. Katedralin içerisinde mini bir turu da tamamladıysanız tamamdır. Şimdi en yakın marketten roze ve peynirinizi kapabilir, Sen Nehri'nde bulacağınız ilk boş yere kurularak güneşi batırabilirsiniz. Bunu hakettiniz. ;)



6. Amsterdam
Her kanalın başka bir kanala bağlandığı bu "kanal şehri"nde bisiklet tercih etmediyseniz ana ulaşım aracınız yürüyüş olmalı. Her bir sokağı kartpostal olan bu şehrin, kanal boyunca sıralanmış, 3 adımda diğer eve geçeceğiniz genişlikteki evlerini bizzat kendiniz ölçerek dolaşmalısınız. Hem araca bindiğinizde her saniye fotoğraf çektiremezsiniz değil mi? =)



7. Brugge
Bu şehirlerin aslında her biri bir kartpostal aracı, evet. Brugge'a geldiğinizde kendinizi orta çağa ışınlandığınıza inandıracağınız 1001 sebep bulacaksınız. Her bir sokağı ayrı görülmesi gereken binalar ve dükkanlarla doluyken kim yürümeden es geçmeyi göze alabilir ki? Üstelik ödülünüzü meydanda alacağınız bir sürü cafe varken? Ödül mü? Bu mübarek zamanda söylemeyeyim hiç.



8. Bremen
Şimdi de kendinizi masallar diyarına ışınladınız demek?. Güzel. O zaman hemen mızıkacıları aramaya başlayabilirsiniz ara sokaklara dalarak. Sokak arasında bir Kilise önüne gelmiş ve saat başı olmuşsa bekleyin ve kilisenin büyük saatinin arkasından balkona çıkacak müzikli gösteriyi izleyin.

Çarşılarının arasında ilerleyerek ise Tom ve Jerry'nin gerçekten yaşadığına inancınızı körükleyin ve hikayelere taş çıkaracak dükkan ve tabelaları birer birer inceleyin... (İlgili yazı için tık tık)





9. Barselona
Burası aslında birbirine çok uzak mesafelerde birçok farklı görmeniz gereken yeri kapsıyor. yine de metroya binmeyi hiç istemiyorsunuz her adımda ayrı mest olduğunuz için. La Ramblas'tan Napoli meydanına çıkın öncelikle. Buranın arka paralelinde bulunan kale sokaklarında mutlaka kaybolmalı, ispanyol esintili dükkanlara uğramalasınız.  Sahili boyunca dilediğiniz kadar yürümeli, gizlenmiş kafelerini sobelemelisiniz. Castella'ya çıktıysanız mutlaka devam etmeli Olimpiyat Stadı'nı görmelisiniz. Arada teleferik kullanarak mavinin 50 tonunu keşfetmelisiniz. Gaudi'nin şehir içindeki kent mobilyalarını takip ederek Casa de Milla ve Casa Battlo'yu görmeli çıplak gözle görerek şekerden yapılmadıklarına inanmak isteyebilirsiniz. 


10. Lübeck
Bu liman kentinin Disneyland olduğuna inandığım binalarını geçerek merkezde turladıktan sonra bir trenle sahil kısmına ilerlemelisiniz. Bu yazlık şirin kasabayı mutlaka yürüyerek turlamalı, yolunuzun üzerindeki o büyüleyici bahçeli yazlık evleri film setindeymiş gibi seyretmeli, minik çarşısında turladıktan sonra upuzun sahili olan Baltık Denizi'ne inmelisiniz. Çok zaman kaybetmeyin, dönüşte yine yürümek isteyeceksiniz! (İlgili yazı için tık tık)





Fotoğraflar: Gökçen Gökyer
Uzun süredir Avrupa Günceme yer vermemiştim blogumda. Hazır ofis komşularımız bayramda Amsterdam'a gidecekken  orasıyla ilgili bir iki bir şey yazayım dedim, belki yararı dokunur...=)


Bunun için de her Parov dinleyicisinin Amsterdam deyince ilk aklına gelen şey (şarkı demiyorum!) olan "Lost in Amsterdam"ı fona yerleştiriyorum. Şehrin tadını tüm Erasmus arkadaşlarımla bu şarkı eşliğinde çıkardığımdan mıdır bilinmez, bu melodilerin Amsterdam'a yakıştığı görüşündeyim...

Parov Stelar_Lost in Amsterdam
Evet, nerde kalmıştık? Amsterdam diyorduk...
Geçen yıl bu zamanlar Hamburg'ta yaşarken, "o kadar yakınımızda ki, gitmezsek çok ayıp olur" diyerek çıktık Amsterdam yollarına, koca bir Erasmus kafilesi olarak. Kimse diğeri olmadan gitmek istemediği için Ağustos'u bulmuştu gitmemiz... Eğer hava bizim gittiğimizdeki gibi sürekli kapalı ve yağmurlu olmazsa -ki mütemadiyen yağışlı bir havaya sahip kendisi-, gitmek için ideal bir zaman yaz ayları, şehirde özgürce kaybolabilmek için... 

Avrupa'da Bir "Pazar" : Hamburg Fischmarkt @UPLIFERS


Bu hafta pazara çıkıyor, taa Almanya'nın Hamburg kentine uzanıyoruz. 

Biraz alışveriş, biraz eğlence, biraz da mideye indirmece yapıyoruz.

Nasıl mı? 

Tam olarak böyle:
Ne zamandır aklımda aslında, şu Avrupa’da geçirmekte olduğum günleri arşivlemek... Ne var ki, zaman ayırma sıkıntım oluyor buralardayken… Daha enine boyuna düşünüp yazmayı düşünüyordum ama yine de genel düşüncelerimi yazabilirim sanırım…
Geçenlerde Amerika’dan bir arkadaşımla konuşuyorduk internetten, bana gittiğim yerler arasında en çok nereyi beğendiğimi sordu. Hiç düşünmeden cevabımı verdim: ‘Hamburg.’
Planlamasından tutun, eğlence yaşamına kadar, yönetimin halkına verdiği önem inanılmaz… Şehir hem 24 saat yaşıyor, hem de her daim sakin… Ben daha hiç, bir yere yetişmeye çalışan bir insan görmedim… Bunun yanı sıra, bir ulaşım aracı şu kadar dk içinde gelecek diyorsa, bilin ki geliyordur. Halk o kadar alışmış ki küsüratla yaşamaya… Geçenlerde bir esnafa yol sorduk ve ne kadar sürer gitmemiz dedik, ‘yürüyerek 6 dakika’ dedi! 5-10 dakika değil yani… Dahası, belediye halkına bisiklet durakları kurmuş, bisikletin olmasa bile ilk yarım saati bedava deyip halkına bisiklet imkanı sağlamış, kesintisiz devam eden bisiklet yolları da cabası…
Amsterdam’da benim gördüğüm şöyle bir sıkıntı vardı; yönetim, yaya halkını neredeyse unutmuş. Yaya olarak yürümek kimi zaman neredeyse imkansızdı. Bisikletlere öyle bir ayrıcalık tanınmış ki… İnsana ‘herşeyin fazlası zarar’ dedirten cinsten. Kendimizi görünmez hissetmeye başlamıştık yaya olarak bir süre sonra…
İtalya ise, kargaşası, düzensizliği ile bana Türkiye’yi anımsattı daha çok. Kırmızı ışığı önemsemeyen insanları olsun, sürekli dolup taşan metroları, sürekli koşturan insanları olsun, ‘acaba yan kesici var mıdır etrafta’ dedirten profili olsun…
Tabi bunlar belki de hep mesleğimin getirdiği eleştirel gözlemler… =) Bunları bir yana koyarsak, binaları; müzeleri; heykelleri; her biri ayrı değeri olan, her biri üzerinde zaman harcandığı aşikar olan şaheserler… İnsan hiçbirine bakmaya doyamıyor ve her seferinde ‘Vay be, üşenmemiş uğraşmış yapmışlar’ dedirtiyor. 
Aslında burdaki her ülke her şehir üzerine sayfalarca olumlu ya da olumsuz yorum yapılabilir bana kalırsa ve yaşanabilecek en güzel deneyim, turist olarak gelip görmek kadar,
  geçici de olsa, bi süre halktan biri olarak yaşabilmek sanırım… İnsan asıl o zaman anlıyor, halk ne kadar düşünülmüş, şehir nasıl kurulmuş, tarih neler getirmiş… Şehrin kurgusu, günlük yaşamın işleyişi o zaman daha iyi şekilleniyor insanın kafasında…

Genel düşüncelerim mi demiştim başında? =))
 

Avrupa Güncemde Almanya notlarıma kısa bir ara vererek şu soğuk kış günlerinde içimizi ısıtacak ve modumuzu yükseltecek bir konu ve şehirle; Barselona ile devam etmek istiyorum. Mimarisine zaten çok önceleri değinmiştim Gaudi ile ilgili postumda... O yüzden, bu sefer değineceğim konu 'Plajları'!

Kent girişi önemli… Nereye geldiğini, nasıl bir kent profili göreceğini hissettirmeli insana… Nasıl, bir yazı yazmanın belirli bir kuralı varsa, giriş bölümü neler okuyacağınızı açıklamalıysa, o kente giriş de yapmalı aynı açıklamayı…  İnsanlar için de aynı şey geçerli değil midir?. İlk intiba denen şey… Tamam, elbette kişiyi tanımak gerekir önce, değer biçmek, hayatında konumlandıracağın yeri belirlemek için. Ama o ilk intiba değil midir ilk anda hislerinizi yönlendiren? İşte şehir deyince de benim için aynıdır. Ben bilmem başkası ne der, ne düşünür. Benim için öyle… Şehir dedin mi anlatacak kendisini kendiliğinden sen çaba göstermesen de fazladan. Hani ‘Avrupa’da böyle mi canım?’ demeyin. Venedik örneği vereceğim. Trenle geldik şehre 2011’in Mayıs’ında… Santa Lucia Tren Garı… Yok dedik yahu ne Venedik’i… Arkadaşım tahminini Adana Garı olabileceğinden yana bile kullandı... Yoksa koca turizm cenneti yerin böylesine köhne bir girişi olacak değildi ya… Hiç yakıştıramadık öyle bir girişi o güzelim masal diyarına.
Mesela, geçen gün babamla yürüyüş yapıyorduk Denizli, Çal’da… Dedim ki, şu şehre öyle bir giriş yapmışlar ki, çift şeritli, kaldırımlı, temiz… Nüfusu bir 10.000 vardır herhalde dersiniz. Ha, şehrin içine girdiğinizde nüfusun 3500’ü anca bulacağını geç olmadan fark ediyorsunuz o ayrı… Ama giriş heybetli mi? Heybetli.
Yine İtalya üzerinden giderek bir de Milano örneği vereyim... Şehre girene kadar izlediğiniz yoldan değil de,  terminalini örnek vereceğim Venedik gibi... Kompleks, gerek yapı kalitesi gerek süslemeleriyle ‘Güzel, önemli bir şehre geldim herhalde, terminali bile böyleyse…’ dedirtmeyi başarıyor gelenlere. Hatta turistik gezimize başlama noktası oldu bile diyebilirim!
Önemli, önemli… Şehirlere bir de bu gözle bakmak lazım. Bilinçaltlarımızda biz fark etmeden yarattığı etkiyi, bir de bilincinde olarak gözlemlemek lazım… Bakalım kaç şehrimiz geçiyor sınıfı…
Ludwig Mies van der Rohe'nin 126. doğum günü olan dün için Google Doodle hazırlamış, ben de  Avrupa güncemde Alman Pavyonu'na yer veriyorum. =)

Alman tasarımcı ve mimar olan Mies van der Rohe (1886-1969),  Bauhaus'a yöneticilik yapmış bir isim. 'God is in details' ve 'less is more' görüşleriyle minimalist ve modern mimariyi savunmuş. 1913 yılında Berlin'e gelip burada mimarlık bürosu kuran Mies, 1929'da modern mimarinin anıt yapılarından, Barselona Fuarı (expo '29) için Alman Pavyonu'nu (Barcelona Pavillion) tasarlamış. 1938'de yıkılan bina 1986'da tekrar inşa edilmiş. 

'Boşluk, hacim, uzay' kavramlarını gözlemleyebildiğiniz yapıda, cam, çelik ve mermerden yapılmış duvarlar yapıyı desteklemediği için hareket edebilmekteler.  

Tasarımlarındaki amaçlar ise: sadelik ve fonksiyonellik, detaylarla zenginleştirme, iç ve dış mekanı birbirinden ayırmamak (ki bu binada bu durum fazlasıyla kurgulanmış) ve iç mekanlarda birbirleriyle bağlantı kurma olarak sayılabilir.

Yapı, İspanya'nın Barselona şehrinde halen ziyaret edilmekte...


















Sunset to Elbstran by Hamburg Cinemagraphs

Şu flu görüntü kime ne hissi, ne düşüncesi uyandırır bilemem ama benimle birlikte içinde birtakım kıpırtıların oluşacağı birçok kişi tanıyorum. Evet, orası Hamburg...

Bir insanın şehre dair beklentilerinin büyük bir kısmını büyük ölçüde karşılayan bir şehir Hamburg...

Almanya'nın kuzeyi olması ve deniz yerine kocaman bir nehre sahip olması, yaz şartlarını biraz -benim algımda ise epeyce- zorlasa da, seviyorsanız o şehri, anlamlı olacaktır yaz mevsimi yine...

Keza, benim algımda bile yaza dair yer edinebilmiş bir yer bir şekilde... Nehir diyerek geçilmemesi gereken Elbe, Avrupa'nın ikinci büyük limanına ev sahipliği yapmakta en başında. 

Hazır Hamburg'dan; 'Flohmarkt'tan bahsetmişken, 'Fischmarkt'ı da anlatmadan olmaz diye düşünüyorum... Aslında yarım bir sene yaşamış olduğum yer hakkında şimdiye kadar çok fazla şey paylaşmamış olmam biraz ilginç gelmekte. Dönmenin verdiği buruklukla, çok hatırlamak istemediğimden mi, yoksa aradan zaman geçtikçe kıymet bilip özlemimin artmasından mıdır bilinmez -halbuki hep çok sevdim Hamburg'u-, sanırım bir süre Avrupa Güncem'i Hamburg meşgul edecek... =)
Almanları hep takdir etmiştim orada yaşadığım sürece; iş zamanı çalışmayı, tatil zamanı eğlenmeyi çok iyi biliyorlar ve ikisinin de hakkını veriyorlar diye... Fischmarkt da bunun küçük bir kanıtı bana göre...
Landungsbrücken'ı takip ederek liman boyu ilerlediğinizde, vapurların duraklarından biri olan Altona'da bulacaksınız Fischmarkt'ı. 
Büyük bir han burası. Haftaiçi organizasyonlara da ev sahipliği yapan bu koca han, cumartesi günleri tek bir amaç için hizmet vermekte; o da eğlence! Cumartesiyi pazara bağlayan geceler, sabah 5'te başlayan konser, pazar öğlen saatlerine dek sürer, hanın dışarısında da yiyecek-giyecek pazarı kurulur, aynı zamanda oranın meşhur olan balık ekmekleri (fisch brötchen) kapış kapış giderdi.
Öyle de ilginç bir konsepte sahip ki burası, aynı zamanda hem gece eğlencesi sonrası (buranın çorbacı mantığıyla) karnını doyurmaya gelen gençleri karşılardı, hem de gündüz çok uygun fiyatlarla satışı yapılan taze sebze-meyve almaya gelen yaşını almışları, aileleri ve öğrencileri ağırlardı. Güne yeni başlayan pazar alışverişini yapan insanlar da hatta bazen içerdeki eğlenceye katılır, bir gün öncesini hala tamamlamamış, alkolün etkisinde eğlenen insanlara dahil olurdu. Öğle sularına varmadan da herkes dağılır, geriye pazar ve yiyecek artıkları kalırdı.
O kadar ilginç bir konsept olarak gelmişti ki bana burası, Stadtfotografie (şehir fotoğrafçılığı) dersinde proje konusu olarak seçmemi sağlamıştı. Hem tüm gece eğlenmiş gençlerin gözüyle çalıştım burayı, hem de güne erken ve zinde başlayıp pazar alışverişini yapan kişiler gözünden deneyimledim. Her ikisinde de keyif almak kaçınılmaz oldu.
Eğlenmesini bilmek lazım diye düşündürmüştü bana burası her seferinde bir de... Ne kadar sınırları zorlasanız da, hep o çizgiyi koruyan, haftanın stresini attıktan sonra mesai zamanı geldiğinde aynı zindelikle haftaya başlayan insanlar Hamburglular... Belki de asıl ihtiyacı olan bu insanların verimini arttıran...



Haziran ayı Çayyolu Life Dergisi'ndeki köşem "Gökçen Gökyer'in Gözünden"de bu ay iki farklı konuyu ele aldım. Biri daha önceden sizi kendisiyle tanıştırmış olduğum ODTÜ Baraka Spor Salonu Fitness Antrenörü Yasin Şahin'in Türkiye Atletik Fitness Şampiyonluğu'nun üzerine elde ettiği aynı kategorideki Avrupa üçüncülüğü ile ilgili röportajım, bir diğeri de daha önce blogda da yer verdiğim Avrupa Güncesi dosyamdan Amsterdam... 







Umarım benim yazarken aldığım keyfe siz de okurken nail olursunuz.. 

Derginin tamamına ulaşmak için tıklayabilirsiniz.


Sevgiler...

Gökçen Gökyer


Öncelikle videomuza tıklayalım ve fonda çalmaya bırakalım. Malum, pazar günü konseptindeyiz. Ambiansı tamamlayalım ilk başından. ;)


Pazar olmuşken hazır, havalar da soğumaya başlamışken, hemen bugüne "hala yazamadım" temasını iliştireyim istedim. =)

İtalya'da hala detaya inemediysem de, biraz Roma, biraz Floransa, biraz da Venedik hakkında postlar hazırlayabildim bildiğiniz üzere... Ne var ki, Milano şehrine hiç değinemedim fırsat bilip.

Halbuki, Gaudi'nin Sagrada Familia'sından sonra bugüne kadar en sevdiğim katedral mimarisine ev sahipliği yapan şehirdi burası.

"Bir gece kalır yola devam ederiz" diyerek ülkeye girdiğimiz şehre doyamayıp bir gece daha kaldığımız Milano için "şehre dair" listesi hazırladım yine.


İtalya'nın Roma'yı takip eden ikinci en kalabalık şehri olan Milano, birçoğumuzun aklına öncelikli olarak moda kelimesini getirse de, bir o kadar mimari olarak etkileyici bir şehir olduğu aşikar. Hatta, burasının bir moda şehri olduğu düşüncesi ertesi gün meşhur moda sokağı Montenapoleone Caddesi'ne gittiğimde aklıma geldi diyebilirim. Otomotiv olarak gelişmişliğine de gidince bizzat şahit oldum diyebilirim. lşkşkjlşjads



Gezilecek yerler, yapılacaklar olarak "ben gittim, yaptım, tavsiye ederim" listesi için ise kısa kısa giriyorum hemen:

  • Milano Katedrali "Duomo di Milano"
"Adamlar hakkaten üşenmemiş abi" cümlesini ilk kurduğum yerlerdendir. Nakış gibi, dantel gibi işlenmiş cephesinden içeri girdiğimde, yüksek tavanlı Gotik mimarisi ayrı büyülemişti beni. Üstelik 1306 yılından bu yana varoluşunu sürdürüyor! Belki siz de aşka gelir, bir mum yakarken bulursunuz kendinizi benim gibi. =)

Aslında Avrupa'da yola çıktıktan sonra her katedral birbirinin bir değişiği olarak görünmeye başlıyor gözünüze. Ama bu şekilde görmeye başlayacaksanız da, emsallerinizden birisi burası olmalı diye düşünüyorum. Ayrıca paraya kıyıp çatı katına çıkın ve meydanı Piazza Del Duomo'ya kuşbakışı bakın derim. Meydanı olmasa bile bu ince ince işlenmiş cepheyi yakından ve geniş açıdan incelemenizi, biraz göz banyosu yapmanızı şiddetle öneriyorum.






PS. Meydanda göreceğiniz zenci abilerden kaçın. Bizim Romen teyzelerden farksız olarak o bilekliği ne ara alıp konulunuza taktığınızı ve yedeği için de ekstra parayı ne ara verdiğinizi hiçbir zaman anlamayacaksınız yoksa!!
  • Galleria Vittorrio Emanuele
Meydana gelmişken o görkemli girişinden Galleria Vittorio Emanuele çarşısına dalabilir "Ulen ne zenginler var şu hayatta!" zılgıtlarına düşebilirsiniz. 





  • "Parco Sempione" ve "Castello Sforzesco"
Meydandan devam ederek, Dante Caddesi'ni mütakiben varacağınız Sempione Parkı'nda, yine bir "ulen bizim bir şöyle şehir parklarımız yok!" nağmelerine kol kanat gereceksiniz. Devam ettiğinizde Berlin'deki meşhur Brandenburg Kapısı'nın benzerini görecek, biraz ilerisinde ise yeşilin içine hakimiyet kurmuş Sforzesco Kalesi'ni göreceksiniz. 

Kalenin içerisini hızlı bir turla bitirebilmeniz mümkün. Çıkışta park üzerinde bulunan tezgahlardan turistik alışveriş yapabilirsiniz böylelikle. =)


  •  Navigli
Milano'dan ayrılmadan Venedik havasını yakalayabileceğiniz bir yer. Leonardo Da Vinci'nin zamanında malzeme almak için açtığı kanallar, şimdilerde İtalya'nın meşhur "aperativo" kültüründen yararlanılabilecek, canlı müzik dinlenebilecek kafeler mekanına çevrilmiş. "Aperativo" kültürünün ne olduğunu hemen açıklayayım. Akşam kısıtlı saatler arasında yalnızca içkiye para vererek restoranın açık büfesinden sınırsız yararlanabiliyorsunuz. Bir çeşit "happy hours" da denilebilir. =) Gece olunca seyyar satıcılar sizinle sıkı pazarlık işine girişmek üzere tezgahlarını da yol üzerine yerleştirmekteler. Sevgili turistler, gösterin marifetlerinizi! o.o


  •  Corso di Porta Ticinese
İnternette birisi Asmalı Mescit'e benzetmiş burasını. Ben de genel olarak Beyoğlu havası olduğunu düşündüm aslında. Biraz salaş, biraz şık, biraz gençlik, biraz üst tabaka... Kafelerden, restoranlardan ilerlerdikten sonra, akşam gençlerin içkisini alarak toplandığı sütunların olduğu bölgeye gitmek isteyebilirsiniz özgür ruhlardansanız. Benim derdim bu kısımlardan ziyade o meşhur dondurmacılarından gözüme kestirdiğime yetişebilmek olmuştu. o.o

Fotoğraf buraya ait bulamadım. Alıntı olarak paylaşıyorum o yüzden. 






  •  Genel olarak gezerken gözünüze her an başka bir detay, ertesi gün kurulan başka bir yapıt görebilirsiniz. Dikkat kesmekte fayda var. 

  • "Nerede kalacağız?" diye düşünürseniz şehir merkezine yakın sayılacak iki uzun sokak boyunca kurulmuş villa görünümlü otellerin orayı sorun öğrenin olur mu? Ben hatırlayamıyorum çünkü şimdi! o.o Ama güne evinizde uyanmışlık hissiyle başlayabilir, gece konuk sever otel sahiplerinin odalar için özel ayırdığı İtalyan Şaraplarıyla keyifli uyuyabilirsiniz. 
Ciao! =)

More

Bu Blogda Ara

Translate

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı