"Son Zamanlarda Ben" #5


Kişisel caps günlüklerimi merakla beklediğinizi biliyorum. kaşkşdasjd

Bu yüzden son zamanlardaki ruh hallerimi belirten gif'lerin derlemesini, sırf merakta kalmayın (!) diye paylaşıyorum. 

Şaka şaka, kesin size de aynısı olmuştur, "aynı ben" deyin ve yalnız olmadığınızı bilin diye hazırladım.

Son zamanlarda ben:

Sosyal medyadan arkadaşım olduğu halde bir türlü buluşma fırsatımızın olmadığı Sevgili Bahar Akıncı ile yüz yüze görüşme fırsatı bulabildik en nihayetinde. Üstelik de manidar bir şekilde memleketimiz İzmir'de!

Gökçen Gökyer Blog'un röportaj konuklarını her zaman özenle seçmeye çalıştığı malumunuz... İlla ki merak edeceğimiz konuları, örnek alacağımız dokunuşları barındıyor olmalı doğasında soruları olacaksa eğer.

Bahar Akıncı'ya davet göndermek de kaçınılmaz olmuştu bu bağlamda hazır yollarımız buluşunca.

Çoğumuz onu zaten gerek sosyal medyadan, gerek Hürriyet Seyahat'ten, gerekse envai çeşit seyahat dergilerindeki yazılarından tanıyor ya da takip ediyoruz. Hafif bir yakınlık da duyuyoruz aslında. Zira, samimi ve sık paylaşımlarıyla sanki aramızdan biri gibi... 

Umarım bir de yüz yüze denk gelir, hoşsohbetini tadar, samimiyetin doğallık ile bileşimine, birikiminse mütevazılık ile çevrelenişine  tanık olursunuz onun kişiliğinde siz de.

Urla Enginar Festivali'nde moderatörlüğünü yaptığı etkinlik sonrası buluştuk kendisiyle. Önce Beğendik Abi'de karın doyurduk, ardından Sanat Sokağı'nı turlayıp Avlu'da sohbete koyulduk. 

Tüm merak ettiklerimi sordum, hem kendim, hem de sizler adına. 

Haydi kahveler hazırsa başlıyoruz laflamaya!


G.G. Daha önce sizin bir sözünüzü okumuştum, yazı yazarken hep o gelir aklıma: “Hiç kimse okumasa bile siz yazın, bir gün mutlaka değer görür” diye...
B.A. O aslında şöyle bir şey. Beş yıl önce Hürriyet’e yazmaya başladığımda koşarak ve uçarak eve gittim. Babama “Baba ben Hürriyet’ten teklif aldım, Hürriyet Ege’de yazmaya başlayacağım” dedim ve babam da baktı baktı ve dedi ki: “ben sana yazar olamazsın demedim, Cumhuriyet’te yazamazsın dedim.” Sonra benim üzüldüğümü anlayınca da “Üzülme kızım kimse okumazsa bile ben okurum.” dedi. Tabi ben orada daha da yıkıldım! Neyse ki sonra birçok insana ulaştı yazılar ama hep onu söylüyorum, kimse okumazsa bile siz yazmaya devam edin, bir gün birisi mutlaka okuyor. Kimse okumasa bile anneniz babanız okuyor. =)


G.G. Siz de sanıyorum ki bir blog yazarak başladınız bu yolculuğa. Nasıl ilerledi hikaye sonra?
B.A. 2008 yılında ‘Dünyayı Gezen Salyangoz’ adıyla bir blogla yazmaya başladım. Onun arkasından 2009’da Turkcell Blog Ödülleri yarışmasında ikinci oldum. Sonra dergilerde yazmaya başladım. Travel and Leisure ilk dergi... ("Teklifler mi geliyordu, siz mi başvuruyordunuz?" diyorum, açıklıyor.) İlk olarak Turkcell Blog Ödülleri’nden buldular beni. Daha sonra oradaki yazılarımı okuyan yayın yönetmeni “Marie Claire’de yazar mısın?” dedi orada yazdım, sonra 2012’de de Hürriyet ile bir araya geldik; Deniz Sipahi, Ege Bölge Temsilcisi ile. O da tesadüfen uçakta benim Marie Claire’de bir yazımı okumuş Nice’e giderken. Uçaktan inince beni aradı “Biz senin gibi bir kalem istiyoruz bize yazar mısın?” diye. Benim çocukluk hayalimdi Hürriyet’te yazmak. Beş buçuk yaşımdayken 1 Mayıs'ta Hürriyet Çocuk Kulübü’ne resim yarışmasına gidiyorum. O gün hem benim doğum günüm hem de Hürriyet’in kuruluş yıl dönümü... Dedem benin doğum günüm olduğunu söyleyince onlar da “bizim de kuruluş yıl dönümümüz, bir kutlama yapacağız siz de kalın” diyor, biz de kalıyoruz. Törende o dönemin genel yayın yönetmeni konuşma yapıyor ve beni kucağına alıyor, sıkıyor. Ben de o kadar çok yemişim ki o gün, üzerine kusuyorum! Yani böyle bir çocuğun Hürriyet’in kapısının önünden bile geçmemesi gerekiyor normalde ama ilginç bir şekilde o günden beri Hürriyet’te yazar olmak istedim. =) Böyle ilginç bir hikaye…


G.G. Peki hep seyahat mi başladı ve seyahat gitti, yoksa zamanla mı evrildi?
B.A. Aslında ben metin yazarlığı okudum üniversitede. Hayal gücümün geniş olduğunu düşünüyorum, tabi bu eğitimle olan bir şey değil, içten gelen bir şey ama teknik geliştirebiliyorsunuz. Ben tekniği bildiğim için 'kozalak'la ilgili bile yazabiliyorum zorlanmadan. Ağırlıklı olarak seyahat yazmayı tercih ediyorum ama seyahat yazılarım da artık evrildi. Çünkü herkes seyahat yazıyor, herkes gezgin, destekliyorum da. Ama okurken haz alınan şeyler birbirinden ayrılmaya başlıyor. Bunu okur da fark ediyor zaten. Ben daha çok insan gözlemleri, şehir gözlemleri ve duygu yansıtan seyahat yazıları yazıyorum. Yani ben Hindistan’a gittiğimde çektiğim fotoğrafın altına Vikipedya’dan aldığım bilgiyi yazmıyorum. O an kimden ne öğrenmişsem, Hintli biriyle ne konuşmuşsam, ne hissetmişsem onu anlatıyorum insanlara ve his yazdığım için de yazılar çok okunuyor, ben de bundan çok mutlu oluyorum.


G.G. Sosyal medyadan da takip ettiğim üzere sık sık şehir, hatta ülke değiştiriyorsunuz. Bunlar hep Hürriyet’in “git de yaz” dediği yerler mi, yoksa belirli sponsorlarınız var ve zaman zaman seyahat mi ediyorsunuz? Nasıl gelişiyor seyahat fikirleriniz?
B.A. Öncelikle şunu söyleyeyim, on beş yaşımdan beri seyahat ediyorum, son beş, hatta iki yıldır tanınıyorum ve bu on beş yılın on üç yılını ele alırsak ben seyahate bir ev parası harcadım, bir araba da değil! Dolayısıyla, bunu her yerde anlatıyorum “merhaba, ben blog açtım hadi beni Vietnam’a uçurun.” diye bir dünya yok. Bir sürü kriterin bir araya gelmesi gerekiyor. En çok sorulan soru “Sponsorları nasıl buluyorsunuz?” Benim çalıştığım birkaç tane seyahat sponsorum var. Onlarla da proje bazında iş birliği yapıyoruz. Örneğin Katar Airways benim uzun yol sponsorum, ikinci yılımıza girdik, Pronto Plus ile zaten proje yapıyorum; gastronomi turları. Nissan Türkiye ile de bir rehber kitap çıkartıyoruz. Bu proje sponsorları bana gökten zembille inmedi, ben gittim “benim böyle bir projem var, hedef kitlesi bu, varış noktası bu” diye anlattım. Bir tek Qatar Airways farklıydı, onların isteğiyle oldu. Böyle bir süreç var. Buna da birlikte karar veriyoruz. Öncelikle benim görmek istediğim rotalardan başlıyoruz. 'Yılın hangi mevsimi gidilmesi gerekiyor, çekim şartları neler?', gibi değerlendirmeler yapıyoruz. Mümkün olduğunca da ekonomik seyahat etmeye çalışıyorum çünkü ekonomik seyahat eden insanlara ilham vermek istiyorum. Zaman zaman lüks dokunuşlar oluyor sadece. Yani hostelde kalıp şehrin en iyi lokantasında yemek yemeye çalışıyorum mesela. Veya şehrin en lüks lokantasına gitmiyorum da iki masalı şef lokantası buluyorum. Tamamen şartlara göre değişiyor aslında.


G.G. Hiç yıllık izin alıyor musunuz tatile çıkmak için? =)
B.A. 2011 yılında kurumsal hayatı bıraktım. Reklam yazarlığı yapıyordum. Ama hep yapmak istediğim şey tam zamanlı seyahat etmekti ve bütün izinlerimi seyahatlerime göre planlıyordum. O zaman benim için 'izin' kavramı çok değerliydi, hala öyle. Maaşımı bir iki ay biriktirip uzun seyahat edeceksem bayramla birleştirmek gibi hepimizin yaptığını yapıyordum. O yüzden böyle gezginlere çok büyük saygı duyuyorum. İzmir'de Reyhan Pastanesi vardır, orada İzmirli hanımefendilerimiz sabahtan akşama kadar otururlar. Ben de çok özenirdim onlara. "İşi bırakayım buraya geleceğim ve bir buçuk gün hiç kalkmadan oturacağım!" derdim. Sonra kurumsal işi bıraktım ve çok yoğun çalışma temposuna girdim. Sonra bir gün,  dört ay geçti aradan, toplantıdan çıktım ve öbürüne yetişmem gerekiyor, arabam otoparkta derken kafamı bir çevirdim ve Reyhan Pastanesi ile göz göze geldim. Dedim ki "ben burada oturacaktım!" Yani ben çalışmak zorundayım, kurumsal hayat gibi düzenli maaşın yatmıyor.  Sorunun tam cevabı oldu mu bilmiyorum ama yıllık iznim yok. Ama zaten benim hayat biçimim seyahat olduğu için çekimi erken bitirdiğimizde o gün benim için tatil oluyor.

G.G. Artık tanınmış ve oldukça birikim yapmış bir gezginsiniz. Hiç TV programı teklifi almıyor musunuz? Sizi de bir “Gülhan’ın Galaksi Rehberi” tadında izlemek keyifli olabilirdi...
B.A. Bilmem ki? İş oralara daha gelmedi herhalde. İstiyorum tabi ki, çok istiyorum bir seyahat programı yapmak. Aslında bir demo çekimi yapacağız Haziran başında. Yapımcı şirket belli. Bilmiyorum demo çekimi başarılı geçecek mi, ne olacak sonucu... Olursa şahane olur, olmazsa da yazarak hayatımı devam ettireceğim. (Gülüyoruz ve tüm yetkili mercilere buradan seslendiğimizi beyan ediyoruz!)

G.G Sosyal medya ve blog envailiğine baktığımızda birçok seyahat yazarı bulunuyor. Sizce sizi farklı kılan neydi/nedir? 
B.A. Bana sözüne çok değer verdiğim birisi şöyle söyledi "sen kalbinle yazıyorsun, en büyük fark bu". Duygu karıştırıyorum içine herhalde, öyle düşünüyorum... Konuşur gibi yazıyorum, 'kim ne düşünür' diye düşünmüyorum, bir şeye üzüldüysem içimi döküyorum, sevindiğim bir şey varsa onu da paylaşıyorum. Yani bir 'günlük' gibi kullanıyorum Instagram'ı. Takipçi sayım bir yılda iki katına çıktı ve bunda samimi olmanın büyük önemi var diye düşünüyorum. Beni bilenler biliyor, tanıyanlar böyle seviyor. Böyleyim ben yani. =) 



G.G Bir seyahat yazısının olmazsa olmazları nelerdir?
B.A. Seyahat bloglarında ilk zamanlar, ulus olarak yeni seyahat etmeye başlamıştık, Barselona yazarken Barselona'nın tamamını yazıyorduk. Artık çok seyahat ediyoruz ve içinde nokta atışlar yoksa genel bir Barselona yazısı insanların ilgisini çekmiyor. Tümden geldik, tüme varmamız gerekiyor. Nedir? Küçük küçük parçaları birleştirmek gerekiyor. Küçük mahalleleri yazmak şu an çok revaçta. Mesela Türkiye'de Barselona'nın El Born Mahallesi'ni ilk yazan benim Treasure and Leisure dergisine. Öyle bir mahalle olduğunu bile bilmiyorduk. Şu an inanılmaz popüler. Benle ilgili değil ama Barselona'da çok popüler oldu, Türkiye'de de biliniyor. Şimdi Poblenou diye bir yeni mahalle var. Adı da 'yeni mahalle' demek. Tüm sanatçılar, tasarımcılar oraya taşınmaya başladı. Mahalle yazmayı çok seviyorum ben. Genel şehir zaten Four Square'de var. Artık orada yaşayanların neler yaptığı insanların ilgisini çekiyor. Lokalleşmek istiyoruz, kendimizi oraya ait hissetmek istiyoruz. Dolayısıyla bunun üzerine oynayan seyahat yazıları okunuyor artık. 

G.G. Henüz yeni bir etkinlik olan Urla Enginar Festival’i hakkında ne düşünüyorsunuz? Benzer birçok festivale tanık olduğunuzu düşünerek soruyorum...
B.A. Çok genç bir festival. Olacak. 'Olmuş' diye bir şey yok, zaten bir şeyi sonlandırmanın başını getirmek olarak algılıyorum ben onu. Festival için de geçerli. Tabi ki aksaklıklar var ama dünyanın farklı ülkelerinden şeflerin gelmesi, o insanların alınması, transferleri, stantların kurulması, bir Egeli kadının evinde bütün özeniyle yaptığı yemekleri burada satması, enginara yeni yorumlar katması bana çok değerli geliyor. Çok daha iyi olacak. Demin sahnede de onu söyledim, dünyanın en küçük köylerinin, kasabalarının minicik bir festival fikriyle yüz binlerin oraya aktığını gördüm. Torino'daki 'Çikolata Festivali', İspanya'daki 'Domates Festivali' gibi... İnşallah 'Urla Enginar Festivali' de Ege için böyle bir festival olacak. "Think Global, Act Local" diye bir söz var, çok seviyorum. Local restoranların da yerel olması ve Urla'da olması ve benim onun ayağına gitmem çok daha değerli.  

G.G. Gökçen Gökyer Blog’un Bahar Akıncı takipçi ve okuyucularına iletmemi istedikleriniz nelerdir?
M.Y. Ben özellikle 20 yaşın üzerindeki kadınlara ilham vermek için yazı yazıyorum aslında. Seyahat etmeleri, dünyayı görmeleri, farklı kültürler, farklı insanlar tanımaları için, kendilerini bulmaları için... Kadınlar değişirse dünya değişecek. Bu yüzden ne kadar kadına ilham verebilirsem, ne kadar kadının sorusuna seyahatle ilgili derman olabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Seyahat etmeye ve bunun için imkan yaratmaya, hatta bunun için çalışmaya devam etsinler. 



Sevgili Bahar Akıncı'ya çok teşekkür ediyor, Seyahatlerine dahil olabileceğimiz turlar diliyorum!

Çok Sevgiler!


Üçüncüsü düzenlenen ve benim yarı memleketim olmasına rağmen yeni nail olabildiğim Urla Enginar Festivali'nin şaşaasını duymayan kalmamıştır sanıyorum ki. Hem basın bültenlerinden, hem tv programlarından, hem sosyal medyadan, hem de seyahat acentalarından...

Ben de katılamayanlar için genel bir derleme hazırladım. Festival ile birleştirdiğim Sevgili Bahar Akıncı röportajım ise ayrı bir post olacak. Takipte kalın!



Gelelim Urla Enginar Festivali'ne...

Urla Belediyesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Ekonomik Üniversitesi öncülüğünde oluşturulan etkinlik, neredeyse bir üniversite şenliği tadında hazırlanmış. Urla'yı kampüs alanı sayarsak, birçok noktada devam eden canlı müzik, dans gösterileri, ünlü aşçı ve isimlerle workshop'lar, ana merkez olan Cumhuriyet Meydanı'nda gün boyu açık kalan yiyecek standları ve hediyelik eşya pazarları... Tüm şehir üç gün boyunca bu tattaydı. 

Bunun yanında son zamanlarda açılmış olan birçok kaliteli mekan da açık alandaki oturma alanlarıyla festivale eşlik etti. Alaçatı çok yakında turistik popülaritesini Urla'ya kaptıracak gibi geldi bana. 

Aslında sizlere uzun uzun festivali anlatmayacağım. Bunun yerine "neden bu festivale gelmeli?"yi maddelemek istiyorum kısa kısa ve hemen başlıyorum.

1. Enginar Cenneti
Enginarın her cinsinden istediğiniz kadar alarak evinize götürebilir, kendi tariflerinizi uygulayabilirsiniz. Hem gözünüz hem de karnınız epey bir doyacak!




2. Yiyecek Stantları 
Hiç aç kalmayacaksınız. Özellikle sağlık açısından birçok kritik yararı olduğu söylenen enginardan yapılabilecekleri görünce mutfak vizyonunuzun oldukça genişleyeceğine eminim. Benim öyle oldu en azından! 






3. Sokak Konserleri, Workshop'lar, Şovlar
Gün boyu şehirde müzik hiç susmuyor. Birçok noktada aynı anda devam eden konserler, DJ performansları, arta kalan boşluklarda konuşlanan sokak müzisyenleri, darbukası ve dansçı teyzeleriyle müzik yapan Romenler ve eğlenmek için kendi müziğini açan stantlar... Lokal dans ve tiyatro gösterileri... Sürekli bir tebessüm halinde ve hafif ritmik adımlarda olmanız çok olası. Bunun yanında yemek ve sağlık üstüne çeşitli workshop ve oturumlar ile de canlı TV programı tadı alabilirsiniz...








4. İzmir Marşı
Atatürk ve Cumhuriyet sevgisini, İzmir Marşı ile dolu dolu, damarlarına kadar yaşayan ve yaşatan bir şehirde, sıradan bir vatandaş olarak dolaşmak kadar özgürce bir his yok diye düşünüyorum.



5 Medeniyet Ruhu
"Üç günlük festivalde mi göreceğiz medeniyeti?" demeyin. Gerçekten somut olarak fark edebiliyorsunuz. Size yanlışlıkla çarpan birisinin dilediği özür, yol istemenin nezaketi, hızlı adımlarla ilerlerken bile duyulan müzikle dans edilebilmesi, havanın da sıcaklığıyla herkesin yazlık modda giyimi ve hiç kimsenin bunu yadırgayacak ne bir bakışı ne de hareketi, eğlenen insanların oturan insanları yalnızca memnun etmesi, gibi gibi gibi... O kadar özlemişiz ki... İster ünlü, ister siyasi, ister gazeteci... Herkesin tüm festivale katılanlar gibi yalnızca sıradan bir vatandaş olarak eğlenmesi...





6. Yerel Ekonominin Kalkınması, Örnek Olması, Ev Kadınlarının İş gücü
Para kazanmak güzeldir. Ama bunun için gerçekten çalışmışsan ve hak ederek kazanmışsan anlamlıdır. Ev  kadınlarının ürettiği yiyecekler başta olmak üzere tüm ürünlerin hem lezzeti hem kalitesi başka, hem de karşılığını ödediğinde karşında gördüğün yüzlerdeki gururlu ifade paha biçilemez.


 

Ben tüm festival boyunca mutlu ve gözlerim dolu dolu dolaştım. Ankara'ya dönerken de yanımda bolca enginar taşıdım. =)

Aynı yazıyı başka birçok şehir festivaline birebir uyarlayabilmek dileğiyle ve bir sonraki festivalde karşılaşmak üzere.

Sevgiyle...

Üstten kapaklı derin dondurucuları kullanmanın çok pratik olduğunu biliyor muydunuz? Kendim de denedikten sonra, bunun doğru olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Derin dondurucu satın almadan önce, hangi marka olacağına çoktan karar vermiştim: Uğur Soğutma. Türkiye’nin ilk derin dondurucusunu üreten firmadan başka bir tercih zaten yapamazdım. Ancak model konusunda kararsızdım. UED 210 A++ isimli yeni modeli görünce, denemeye karar verdim. Rahatlıkla söyleyebilirim ki hiç pişman olmadım ve bir derin dondurucuda aradığım her şeyi bulabildim. 



UED 210 A++ üstten kapaklı, yani yatay bir derin dondurucu. Kapağın üstte yer alması, müthiş bir kullanım kolaylığı sunuyor. Besinleri üst üste istifleyerek hem yerden kazanıyor, hem de depolama alanını maksimum verimlilikle kullanabiliyorsunuz. Sade, dayanıklı ve ergonomik bir tasarımı var. Hani “nesiller boyu kullanabilirsiniz” derler ya, derin dondurucuya bakar bakmaz aklınıza bu geliyor. Kapakta yer alan aydınlatma sayesinde, içini rahatlıkla görebiliyorsunuz. İçi demişken, tel sepet kullanarak daha düzgün bir şekilde istifleme yapmanız da mümkün oluyor. 




Ancak UED 210 A++ modelinin asıl ilgi çekici yanları, iç hacmi ve yalıtım üstünlüğü. Derin dondurucunun iç hacmi tam 190 litre. Ne kadar kalabalık bir aile olursanız olun yeterli gelecek bir büyüklük bu. Birden fazla aileye rahatça yetecek miktarda besin ve gıdayı, -25 derecede mevsimler boyu saklayabiliyorsunuz. Yalıtımı ise kelimenin tam anlamıyla mükemmel, hatta o kadar iyi ki, elektrik kesilse bile içindeki gıdaları tam 48 saat boyunca koruyabiliyor. Ses seviyesi ise son derece düşük, sadece 38 dB. Bir fikriniz olması için söyleyeyim, buzdolaplarının ses seviyeleri 40 db’den başlıyor. Yani çalışırken hemen hemen hiç ses çıkartmıyor. 

A++ enerji sınıfına ait olması da, bir başka avantajı. Hiç kapatmadan kullansanız dahi, elektrik faturanız gereksiz yere kabarmıyor. UED 210 A++ yatay derin dondurucu modelini satın almak için evinizden çıkmanıza bile gerek yok; https://satis.ugur.com.tr/item/ued-210-a/100005 adresinden 12 taksitle sipariş verebiliyorsunuz. 



Bir boomads advertorial içeriğidir.

"Kim Görecek, Kim Bilecek"


Öyle bir topluluk düşünün ki, 

Kötü olduğu için güçlü,
Karşısındakini yerebildiği için sükseli,
Arkasından konuştuğu için yandaşlı,
Nezaketini ezdiği için havalı,
ve bilmiş olduğu için çok bilgili hissetsin kendini. 

Halbuki hiç bilmiyorlar ki,
Yine aklın mantığın almadığı bir noktadan herkese merhaba!

Bugün yine biz zekadan uzak işlerin karmaşasını yaşarken insanoğlunun nasıl da dünyayı kurtardığını anlatacağım.

Hemmen başlıyorum.

1. Dünyanın Çekirdeğine Sondaj

Japon bilim insanları, devasa bir sondaj gemisiyle okyanus üzerinden yaklaşık 3 bin km derinliğe inerek dünyanın çekirdeğine değin sondaj yapacakmış. Eylül ayındaki Hawaii bölgesinde deneme kazıları verimli olmaz ise Meksika ve Kosta Rika kıyıları denenecekmiş.

Amaç, tüm voklanik hareketlerin gerçekleştiği ve depremlerin temeli olan çekirdekten yüzeyde gerçekleşecek depremleri tahmin etmekmiş.



2. Kendi Kendini Onaran Ekran

Evet, tıpkı insan derisi gibi. ABD, kendi kendisini tamir edebilen bir materyal geliştirmiş. İleride akıllı telefonların ekranlarında kullanılabilecekmiş. 

Ben daha buna şaşırırken aslından bunun ilk olmadığını okumam çok iyi oldu. Zaten kendi kendini tamir eden materyaller varmış. Hatta LG G Flex'te bulunuyormuş. Bunun farkı ikiye ayrılan materyalin yeniden birleşerek hasarı ortadan kaldırırken kendini yenileyebilmesiymiş. 


3. Kıyamet Kütüphanesi

Norveç’te kıyamet sonrasında da varlığını sürdürmeleri istenen tohum bankasından sonra, yazılı eserler için de bir 'kıyamet kütüphanesi' kurulmuş.


Nükleer saldırılara da dayanıklı olacak kütüphanede, ilk olarak Brezilya, Meksika ve Norveç'ten eserlerin temsilleri arşivlenecekmiş.

Eserler, daha güvenli olduğu gerekçesiyle geliştirilmiş teknolojiye sahip dijital filmler şeklinde ve bir madende donmuş toprak içerisinde saklanacakmış. 

4. Yeni Dil: "Yapay Zekaca"

Kod yazma, poker oynma, yemek yapma gibi meziyetlerden sonra şimdi de yapay zekalar kendi dillerini geliştirmiş. Yapay zeka birimlerine ses çıkarabilecekleri ağız verildikten bir süre sonra bu seslerin ne anlama geldiğini yavaş yavaş öğrenmişler. Üstelik ağızları geri alındığında vücut dili geliştirmişler.

5. Olası Bir 'Yapay Zeka İsyanı'na Karşı Cyborg Geliştiriyor!

Önce "yok artık" dedim, sonra bir üst maddedeki haberi okudum, "oh şükür" dedim. Tesla ve SpaceX şirketlerinin CEO’su Elon Musk yeni kurduğu şirketi aracılığıyla insan ırkını olası bir yapay zeka isyanına karşı durmaya hazırlamayı planlıyormuş. İnsan beyniyle bilgisayar teknolojisini fiziksel olarak bir araya getirmeyi hedefleyen bir yöntem ile daha rahat iletişim kurulması sağlanacakmış.

5. Arabada Uyuyan Bebeklere Çözüm
Zaten artan akaryakıt fiyatlarından dolayı neye nasıl çözüm getireceğimizi şaşırmıştık. Bence Türk'ler için muazzam olmuş. Tasarlanan beşik, bebeklere arabada seyahat ediyormuş hissi yaşatacakmış.

Ford'un İngiltere'deki aileleri gözlemledikten sonra geliştirdiği fikir, gece yolculuğu simülasyonu sunarken, otomobil sesi, hareketi ve yol ışıklandırmalarını kopyalayarak bebeklerin daha kolay uyumasına yardımcı olacakmış

Aynı zamanda mobil uygulama ile de akıllı telefonlardan yönetilebilecek olan uygulama, bebeğin uykuya en kolay daldığı tüm ayarları kaydederek yeniden sunabilecekmiş.





Neden Çocuk Devam Sütü?
Çocuklar, büyüme ve gelişimlerinin büyük bölümünü 1-4 yaşları arasında tamamlarlar. Yiyeceği yemekler konusunda çok seçici olabileceği bu yaşlarda çocuğunuzun fiziksel ve zihinsel gelişimi için zengin ve doğal içerikli gıdalarla beslenmesi gerekir. Güçlü bir bağışıklık sistemi de bu fiziksel ve zihinsel gelişimi taşıyan vücudu mikroplara karşı koruyarak, büyümede çok önemli bir görev üstlenmektedir.



Neden Pınar Çocuk Devam Sütü?
Çocuklar, fiziksel ve zihinsel gelişimlerinin yanı sıra bağışıklık sistemlerini güçlendirecek besin ihtiyaçlarının önemli bir kısmını sütten alabilir. Çocuğunuzun fiziksel ve zihinsel sağlıklı gelişiminin ve bağışıklık sisteminin güçlenmesi için ona süt içirebilirsiniz.
1 yaşından büyük çocuklarınızın fiziksel ve zihinsel sağlıklı gelişimini ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini desteklemek için, saf süte prebiyotik lifler, vitamin ve mineraller ilave edilerek geliştirilen nü güvenle içirebilirsiniz. Pınar Çocuk Devam Sütleri B12, Çinko ve Kalsiyum kaynağıdır.
Altı aydan büyük bebeklerinize ise onların 6-12 aylık dönemlerinde ihtiyaçları olan vitaminlerive mineralleri karşılayacak şekilde geliştirilmiş Pınar İlk Adım Devam Sütü’nü verebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
"Tetriste oyun bitmek üzereyken gelen uzun çubukla rahatlayanlar."

Bu repliği duyunca yüzünde hafif tebessüm belirenler buraya, bu yazı bize!

Pop 90 radyosunda, ofiste kafam dolu halde çalışırken koca bir gülümseme belirdi bu cümleyi duyduğumda. Sonra hafif bir burukluk hissettim. Sabahki Gülse Birsel'in yazısını hatırladım sonra da. "Bir zamanlar dünyanın en rafine memleketinde demiş köşesinde".  "Müthiş bir kültür, kibarlık ve tevazu" zamanları demiş o '70'ler '80'ler 90'lar nezdinde.

Hey gidi hey, 

Ben 70'leri, 80'leri bilmem de, 90'ları hatırlamak yetti.

Pop şarkılarının anlamı vardı, insanlarda bir adap, düzgün konuşma telaşı vardı. Üslubu bozmak ne kadar ayıptı. Mahallenin yaramaz çocuğu her zaman kınanır, en çalışkan çiçek öğrenciler parmakla gösterilirdi.

Zira, amaç gelişmekti.

İlkokul öğretmenimiz hayal gücümüzü zorlardı. "İleride bu tahtalar, defterler olmayacak. Herkesin önünde kendi bilgisayarı olacak ve notlarınızı oraya not alacaksınız" derdi. Hani şu an "ileride uzaya turist olarak gidilebilecek" ütopyası(?) var ya. Tam olarak oydu işte bizim için.  

Ne kadar mucizevi şeylerdi.

Elimizdekinin kıymetini bilir de her gün eve o silgiyi kaybetmeden dönmeyi görev edinirdik ya, nasıl da gözümüzde devleşirdi bu yüzden var olan her şey!

Hepsinin kıymetini o zamandan bilmesini öğrenmiştik, dedim ya.

Büyüklerimize yol vermeyi, gördüğümüz su birikintilerinden atlayarak geçmeyi, her sınavdan en yüksek notla geçmeyi prensip edinmiştik.

Birisini kırmışsak, önce hatayı kendimizde aramamız gerektiğini öğretilmiştik. Sıra arkadaşımız bize zarar vermişse bile ona karşılık vermemeliydik. Keza bu konuda da önce hatayı kendimizde bilmeliydik.

Yaratan sevgisi kadar Atatürk'e olan minnet duygumuz vardı mesela. 

Hatırlayan var mıdır Hani "Önce Allah, sonra Peygamber, sonra Atatürk" derdi mahalle arkadaşlarımız.

Ezberden de değildi hani.

Bilimin kulak arkası edilmesi de değildi konu. Vatandaş olmanın ayrıcalıklarını, hürriyet duygusunu bile çoktan öğrenmiştik o yaşta.

Adaptı sonuçta.

Laiktik. Düşman değildik hiçbir konuya.

Diziler sezonlarca sürerdi ya da. Şimdiki postfordist içi boş diziler gibi değillerdi. Bu yüzden tüm konuyu ilk bölümde işleme telaşı duymazlardı izleyici yakalamak için. Doluydu nasılsa her bölümün içeriği.

O zamanki dizilerde adap vardı, kültürel birikim vardı, "iyi insan olmak lazım" teması vardı. 

Filmleri de keza. Siz hiç gördünüz mü Tarık Akan'ın, Kemal Sunal'ın, Halit Akçatepe'nin insanlara kin, nefret ve "kimseye güvenilmez" duygusu aşıladığını?  Adile Naşit'in çocuklarına el kaldırdığını?

İnsanları birbirine kenetleme, barış ve mutluluk sağlamaktı o zamanların tek kaygısı.

Eskilerin şarkıları bile sevdirme, toplumsal mesaj verme amacındaydı. Gerçek aşkların nağmelenmeş versiyonlarıydı. 

Kim Müzeyyen Senarı'ı, Barış Manço'yu, Kayahan'ı fasondan sanatçı diye nitelendirebilir ki?

Neden hala envai çeşit, teknoloji harikası dijital oyunlar varken, Super Mario denildiğinde büyük heyecan duyarız?

Çünkü biz kıymet bilmeyi öğrendik.

Elde ettiklerimizin değerini hep bildik. 

Hep saydık, hep sevdik, hep insanların iyiliğini istedik.

Kültürü, eğitimi, bilimi, saygıyı düzgün insan olmayı yaşam prensibi olarak belledik.

90'ları sevmemizin nedeni çok daha derinlerde azizim.

Öyle sıradan 90'lar sevgisi deyip geçmemeli.

Nedeni çok daha derinlerde...


Hamburg'u çok gezdik, şimdi de sokak lezzetlerini mercek altına alıyoruz. 

Hamburg Lezzetleri on-air.

Currywurst
Hamburg caddelerinin, özellikle Mönckebergstraße civarının şehir kokusu olarak nitelendirdiğim currywurst, müslümanların içeriğinden dolayı genelde uzak durduğu bir lezzet de olsa talep ve müdavimi çok. Büfelerde pişirilen sosisler dilimlenerek kağıt tabakta körili ketçap sosuyla satılıyor. Bir kaç euro ödemeniz yeterli.


Fischbrötchen 
Bu sandviçlere bayılıyorum. Üstelik benim midem gibi farklı tatlara yer veriyorsanız, fümeli, kurutulmuş, kızartılmış, panelenmiş çeşit çeşit balıkları soğuk sandviç olarak tüketebilirsiniz. Fischmarkt'ta yoğun olarak bulacağınız lezzetleri bazı restoran zincirlerinde de kolaylıkla bulabilirsiniz.


Patates
Almanya'nın en meşhur lezzeti patates olduğu için bilimum çeşit tüketebilirsiniz. Genelde balık yemeklerinin yanında haşlanmış ve baharatlanmış sunuluyor ama en aklımda kalanı yine özellikle Fischmarkt'ta yoğun ilgi gören kızarmış patateslerin üzerinde servis edilen yumurtalı olanlar.


Bäckerei
Diğer adım başı lezzetlerden bir diğeri de backerei olarak tabir edilen fırınlar. En favori ilk üçü paylaşıyorum.

  • Berliner
Donutın ortası dolu, içi soslu olan ve üzerine pudra şekeri dökülmüş halini düşünün. Tamam şimdi yanına da çay demleyin. Afiyet olsun.

  • Bretzel
Çubuk kırakerin hacim kazanmış halini düşünün. Tam olarak bu hissi uyandıran ve tuhaf bir lezzete giden bir hamur işi. Bu da en uygun fiyatlılardan. 

  • Franzbrötchen
Of kalori bombardımanına hazırsanız bunu mutlaka gömülün! Deli gibi lezzetli, çikolatalı, tarçınlı, üzümlü çeşit çeşit versiyonunu bulabilirsiniz. Kruvasanın daha hamur işi hali diyebiliriz aslında. 


Kurabiye
Eğer civarda herhangi bir festival, kutlama sebepli yiyecek standları kurulmuşsa muhtemelen bunlardan çok sık göreceksiniz. Tadı hakkında pek fikrim olmasa da turistik bir görsel benim için. 


Fritz Kola
Coca Cola ve Pepsi dışında içilebilecek bir kola markası varsa kesinlikle Fritz Kola. Ayrıca Coca Cola kadar da ikonik bir dekorasyon ürünü benim gözümde.


Haftaya farklı bakış açılarıyla başlıyoruz. 

Konuya çok başka bir noktadan bakarak binaları keşfediyoruz. 

"Nasıl keşfedilir?" demeyin, hemen minicik bir Tık Tık'la New York'a giderek yerinde inceleme yapıyoruz!

Flatiron binasını da fona alıyoruz...

Hazır mıyız?

New York güncesi: Binaların içindeki farklı dünyalar ve Flatiron Binası



Gelelim seyahatlerde en önemsediğim diğer konuya...

Aslında turist olduktan sonra yurt içindeymişsin, yurt dışındaymışsın algı olarak pek fark etmiyor bana kalırsa. Şöyle ki, daha önce hiç görmediğin bir yöre ve kültürdeysen ve ilk kez keşfedeceğin çok şey varsa, sonuç olarak turistsin ve yörenin insanına ve doğasına yabancısın. Bu his benim için hep aynı...

Lezzet keşifleri de aynı bunun gibi. Gittiğin yerin mutfağı, oraya özelse ve yaşadığın yerde en fazla taklitlerini yiyebiliyorsan, keşif arzum aynı heyecanı yaşatıyor bana her neredeysem.

Akçakoca da nitekim bir Karadeniz mutfağı olduğu ve ben yerinde bu lezzeti tatmadığım için, bakış açım bu şekilde oldu. Hele ki fonda yöresel manzara varsa.

Şimdi gelelim neler olduğuna:
  • Balık




Hani bir önceki Akçakoca yazımda Liman'a gelmişseniz acıkmış olmanızı dilemiştim ya, heh şimdi o maddeyi açıklıyorum. Liman olması önemli -benim için- zira Karadeniz'in en meşhur lezzeti hamsiyi yiyecekseniz, bunu Karadeniz'i seyrederek yemelisiniz ki farkındalığınız maksimize, ruhunuz huzur dolu olsun. Sonuçta Ankara'da da yesek hamsi buradan geliyor, değil mi? Ama öyle değil işte. Bunu yediğinizde daha iyi anlıyorsunuz. Ben ki kızartılmış, yağlı balık sevmem, burada tattığım an tam anlamıyla kendimden geçtim. Mutlaka deneyin siz de mevsimindeyseniz geldiğinizde.
  • Mısır Ekmeği

Karadeniz'in meşhur ekmeği olan mısır ekmeğini de mutlaka tadın. Biz balığın yanında getirilen sıcacık ikramıyla yetinmedik, yöresel fırından ayrıyeten de aldık. Bir de yöresel köy ekmeğinden. Onu da gitmişken deneyin. Sıcacık oh.
  • Pide

Buranın pidesi bir diğer meşhur lezzetlerdenmiş. Birisi Karadeniz Pidesi de dedikleri Trabzon Pidesi, bir diğeri karalahana ve pancar arası bir ot olduğu söylenen mancarlı pide. O hafta pazara gelmemiş olması nedeniyle "Mancarlı"yı tadamadıysak da, Karadeniz Pidesi'ni deneyebildik. Sevenleri belki kızabilir ama bana biraz uydurma geldi. Bir pizza düşününün, üzerinde pideye konulabilecek her türlü et ürünü, en üzerindeyse pizza süsü veren sucuk bulunmakta. Tatları karıştırmayı severim ama bu kadarı biraz fazla geldi.
  • Fındık Helvası

Bunu kesssinlikle denemelisiniz! İçinde kavrulmuş fındık parçaları bulunan ve yediğinizde ağzınızda dağılan müthiş bir tat. Eğer evinize de götürmek isterseniz kent meydanında bulunan Fiskobirlik'te bulabilirsiniz.

Ayrıca denize nazır sabah kahvaltısını da çok aşırı tavsiye ederim. Belki mıhlama da bulursunuz. Benim için de deneyin.

Afiyet olsun!




More

Bu Blogda Ara

Translate

GOKCHEN HOUSE LOUNGE CAFE

GOKCHEN HOUSE LOUNGE CAFE
Günün "Denemesi Bedava"sı =)

ODTÜ MEZUNLARI DERNEĞİ VİŞNELİK TESİSİ

ODTÜ MEZUNLARI DERNEĞİ VİŞNELİK TESİSİ
YILDIZLAR ALTINDA FİLM ŞÖLENİ BAŞLIYOR!

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı