Bu yazıyı epeyce uzun zaman önce yazmış, taslak olarak bırakmışım. O kadar zaman geçmiş üstünden ama şöyle bir okuyayım dediğimde de hala tazeliğini koruduğuna karar verdim. Tozlu raftan geri aldım.

--

Yıllardan beri o kadar alttan alırsın, o kadar karşındakiler kırılmasın diye yaşarsın ki, sıkılmışsındır artık haksızlıklar karşısında kollarını bağlayarak arkana yaslanmaktan.

Arkana yaslandığında konu kapanır sanmıştın halbuki çoğu seferinde...

Sen alttan aldığında, o da bir dahakinde anlayışlı olacaktı belki.

Senin ne kadar sabırlı olduğunu fark edecekti.

Örnek alacaktı belki de.

Ya da iş büyümeden, daha büyük kırgınlıklar oluşmadan konu kapanmış olacaktı.

Sen kendi içinde sorunu çözerek tatlı dille daha sonra izah edebilecektin muhtemelen.

Sabrederek cevap vermemen bundan mütevellitti.

Etrafa malzeme, ağızlara sakız olmaktansa, kapalı kapıların ardında kızgınlığını bildirmek daha medeniydi.

-di'ydi kısacası...

-di'li zamanlar, geçmiş zamanlardı.

Ne zamanki hayatın gerçekleriyle baş etmeye başladın, ne zaman ki kötü kalpler tanıdın, düşüncelerin geçmiş zamanla çekimlenmeye başladı.

Öyle değildi dünya.

Bu şekilde altında kalırdın hayatın, zira daha çok üste çıkarlardı hiç aldırmadan.

Üstüne üstlük sen kendini tanıdıkça, kendine saygın arttıkça daha çok takılır oldun bu kayıtsızlıklara.

"Sen kimsin?!" sorusu aslında bir ego tatmini değildi her zaman. Bir durum belirlemeydi. Kişilerin hadsizliklerine bir içsel sorgulama bildirimiydi.

"Kimdin sen?"

"Ne hakla bu şekilde davranabilirdin?"

"Ne cüretle karşındakini bu kadar kolay kırabilirdin?

Ne empati vardı insanlarda, ne had, ne de değer bilme...

Kendisine 10'da 1'ini davrandığında seni çoktan topa tutacak insanların bu kadar kolay esip gürlemeleri trajikomik değil de ne?

Saygısız insanların karşısındakinden saygı bekleme çabaları niye?

Hele sen her seferinde düşünüp taşınıp cevap verirken, karşındakilerin bu kadar düz mantık sormaları da ne?

Anladım ki hiç kimse, hiç kimse sen değil, azizim.

Sen kadar ince, sen kadar hassas değil.

Kimsenin karşısındakini üzmesi, kırması umurunda değil.

Anladım ki,

Sen hakkını koruduğun kadar haklısın.

Karşındakini susturduğun kadar açıklayıcısın.

Altta kalmadığın sürece ayaktasın.

Haklı olduğunu defalarca yinelediğin sürece akılda haklı kalansın.

Sen haklıysan eğer, kimseyi umursamamalısın kısacası.

Zira, haklısın.


kevin burg ile ilgili görsel sonucu
*Kevin Burg

Döviz çok arttı ve aslında ülkemizde gezilecek çook yer olduğunu hatırladıysanız, size bir Ege turu paketi hazırladım.

5 günde 5 rota.

Not: Gitmek için tabelaları değil, Google Maps kullanırsanız, Ege'nin bağları ve zeytin ağaçlarıyla dolu dağlarının arasından sızabilir, kimi zaman Toskana'da, kimi zaman "ben neredeyim?" hissini yaşayabilirsiniz.

1. Gün: Salda Gölü
Burdur'un Denizli yamacında bulunan Salda Gölü'ne, dağları aşarak ve kimi zaman stabilize, kimi zaman neredeyse tek şerit tarla yollarını (Gooogle!) aşarak ilerlediğimde gitme kararı verdiğimize pişman olmuştum. Ta ki o son tepeyi çıkıp, son virajı alana kadar.


Toprak tarla yolların ardından hiç beklemediğim bir şekilde kendimizi tepede ve eşsiz bir turkuazla karşı karşıya bulduk ve tüm sıkıntım bir anda uçtu gitti.

Bir an önce kıyıya inme isteği aldı tüm serzenişlerimin yerini. 

Kıyıya sahilin sonlarına doğru inmiş olduğumuzu dönüş yolunda fark etsek de, daha bakir kısımları olduğunu görmüş olduk. Sanırım asıl plaj kısmı,  Yeşilova köyünden yürüyerek gidilebilen ve yol üstü küçük pansiyonların olduğu taraftan ulaşılan, birkaç hasır şemsiyenin bulunduğu bu kısım. 


Bence yakın civarda yaşayanlar için hafta sonu yüzme planı yapmak adına güzel bir şehirden kaçış rotasyonu. Beyaz minicik çakıl taşlarının Maldiv'e benzetilen kum görüntüsünü verdiği plajın aslında kum almadığı hafif hayal kırıklığı yaşattıysa da, bir göle taş zemin üzerinden giriyor olmak daha güvenilir bir zemin hissi verdi. 


Biz Salda Gölü'nü akşam üzeri bir road trip rotasyonuyla ve ufukta çakan şimşeklerin altında suda yüzemediysek de, ayaklarımı soktuğumda ilerleme isteği yaşattı.

2. Gün: Pamukkale/Karahayıt 
Yine bir Google Maps rotası ile daha önce çok defa gitmeme rağmen yeni keşfettiğim bir coğrafya sonucu Pamukkale'ye indik. Dağların arasından bir yanı uçurum bir yanı orman tam bir Muğla güzergahı ile Denizli beni epey şaşırttı açıkçası. 




Pamukkale'nin içerisine çoğu kez girmiş ve çevresindeki Hierapolis Antik Kentini'de ziyaret etmiş olduğum için "demo" olarak girişin aşağısına yerleştirilen pamukkale yapısını ziyaret ederek bizim gibi devam ederek Karahayıt'a ulaşabilirsiniz.

Daha çok termal kaplıca tesislerinin bulunduğu bu kasabanın bir de turistik uzun çarşısı var. Denizli tekstillerini, Ege'nin yöresel otlarından üretilen kozmetikleri ve lokal birkaç çeşit dükkanı ziyaret edebilir, atıştırmalık dönercilere uğrayabilirsiniz.



 

3. Muğla Akyaka
Burası beni her zaman büyülemeyi başarıyor. Özellikle sahile indikten sonra arkanızı döndüğünüzde gördüğünüz, hemen dibinizde duran o dev ormanı olan dağ ile.

Bunun daha detaylı bilgisi için önceden paylaştığım linki bırakıyorum: Tık Tık!





4. Muğla Toparlar Şelalesi
Burası da yeni keşfettiğim lokasyonlardan. Gökova - Köyceğiz yolunda, yol üzerinden saparak arabanızı park edip, yaya olarak kimi zaman patikalaşan yolları aşmanız gerekecek. Şelaleye doğru ilerlerken orayı bizden başka kimsenin bulamayacağı düşüncesine kapıldıysam da (öyle bir patika aşılan, arada dere geçilen bir yol) hem gittiğimde beklemediğim bir kalabalık vardı, hem de dönerken tur otobüslerinden inen turistler vardı. 

Şelaleye ulaştığınızda çok büyük olmasa da, görece yüksekten ve cam gibi bir maviye akan, içinde yüzme isteği yaşatan berraklığı var. Keza, yüzmeye de müsait. Yüksekten atlayarak şov yapmaya çalışan köyün gençlerini saymazsak, serinlemek için keyifli ve ağaçların arasında oksijeni bol bir yer. Road trip yaparsanız, yol üzeri molası için ideal. 


5. Urla
Urla, son birkaç yıldır her gittiğimde beni şaşırtıyor. Her gittiğimde turizme daha yatkın hale geliyor,  her seferinde daha turistik mekanlar görüyorum.

Bu sefer de gözüme kestirdiysem de uğrayamadığım birkaç mekan ve 3. dalga kahveci gördüm.

Daha önceki Urla yazıma buradan ulaşabilirsiniz: Tık Tık!





Sushi severler için ülkemizde "kendin yap" malzemesi bulması epey zor. Satılan noriler de restoranlar için çoklu paketler olduğundan dolayı hem maliyetli hem de bayatlama riski çok oluyor. 

Şimdi buna bir alternatif buldum: pirinç yufkası.

Sushi tariflerinde hep görür, merak ederdim. Metro toptan markette buldum ve iki farklı usulde denedim, ikisini de paylaşıyorum. Birisi haşlanmış doğrudan sarım, bir diğeri ise kızarmış rolls. 


Malzeme
Havuç
Biber
Salatalık
Avokado
Pirinç Yufkası
Sıcak Su
İsteğe bağlı deniz ürünü/tavuk/et

Kızartmak için Sıvı yağ.


 
Hazırlanışı
Haşlanmış: Aslında bu aşama her iki tarif için de aynı. İç malzemeyi ince ince çubuk şeklinde doğruyoruz. Daha sonra sıcak suda kısa süre beklettiğimiz yufkaları düz bir zemine koyarak içersine dürüm saracakmış gibi malzemeyi koyuyoruz. Ben deniz ürünlü ve ton balıklı denedim iki ayrı seferde, ikisi de leziz oldu. Et ve tavuk kullanacaksanız önden pişirmiş olmanız gerekmekte.


Tamamdır, dürüm gibi tüm malzemeyi koyduk ve sardıysak ister sunuma geçebiliriz, isterse bk. alt satır:
Kızarmış: Hazırlanmış roll'ları kızmış yağda kısa süre pişiriyoruz.

Yağını kağıt havluyla aldıktan sonra soya sosuyla servis ediyoruz.





Afiyet olsun!
                                          

Kendi aracınızla yolculuk yapmak gibisi yok! Dilediğinizde mola verirsiniz, canınızın çektiği gibi yemek yersiniz. Gittiğiniz yeri bir turist değil, gerçek bir gezgin gibi keşfedersiniz.

Üstelik aracınızla yurt dışına çıkmak için yapmanız gereken işlemler de her geçen gün biraz daha kolaylaşıyor. Bugünlerde, yeni tip bir çipli ehliyete sahipseniz, Yeşil Kart Poliçenizi yaptırarak sınırı kolayca geçebilirsiniz. Üstelik artık bunu yaptırmak için bir yere gitmeniz, belgelerin peşinde koşmanız da gerekmiyor. 

Anadolu Sigorta, Türkiye’de ilk defa Yeşil Kart poliçesini online olarak alma imkanı sunuyor. www.anadolusigorta.com.tr adresini ziyaret edip, plakanızı ve TC kimlik numaranızı girerek işlemi onayladığınız takdirde poliçeniz kapınıza kadar geliyor. Size de seyahat rotanızı çizmek kalıyor. 


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Hani bazı insanlar vardır, o sizi hiç tanımaz, bilmez bile ama siz onu aileden biri gibi görür, candan seversiniz.

İşte Leyla ile Mecnun'u defalarca izlerken, Leyla the Band konserlerinee dinleyici kısmından back vokal yaparken ve onun yer aldığı diğer dizileri takip ederken hep bu hissi yaşadım Sevgili Serkan Keskin için.

Şimdi bu listeye bir de "tiyatro sahnelerinde izlerken" maddesi eklendi.

Uzun yıllardır kapalı gişe oynanan Semaver Kumpanyası'nın "Metot" oyununda ekip arkadaşlarıyla sergilediği performansı ve aynı zamanda yönetmenliğinden aldığımız tadı ile hepimizi ayakta alkışlamaya mecbur kıldı!
Turnelerinin Ankara ayağında Cermodern'de yakaladım oyunu ve oyun öncesi hepimizin İsmail Abisi Sevgili Serkan Keskin'e merak ettiklerimizi sordum.

Kahveler hazırsa buyurun.





G.G. Sizi daha çok ekranlardan tanıyoruz ama kökeniniz olan tiyatro alanında da aktif olarak rol alıyorsunuz. Az sonra izleyeceğimiz Metot oynunu da barındıran Semaver Kumpanya ekibindesiniz. İkisini beraber nasıl yürütüyorsunuz? Ya da bir süre televizyon, bir süre tiyatro olarak mı ilerliyorsunuz?
S.K. Az uyuyorum. Tiyatroyu hiç bırakmadım ben. 2002'de kurduk Semaver Kumpanya'yı. 2002'den beri hiç ara vermişliğim yok. Benim asıl işim Semaver Kumpanya. Bu da yapacağım işlerle anlaşma yaparken bir şekilde göz önünde bulunduruluyor. Haftada üç, dört oynum oluyor. Tabi o dönemler daha az uyuyorum ama hiçbir zaman birini tercih etme gibi bir durumum yok. Ben tiyatrocuyum, Semaver Kumpanya var, onunla birlikte şartlar uygun olursa dizi veya sinema yapıyorum.

G.G. Genelde -en azından kendi algımda öyle- işin içinde Serkan Keskin varsa iş iyidir, izlemeliyim hissi uyanıyor. Bunda sizce en büyük etken nedir? İşin hakkını veriyor olmanızın yanında işte seçici olmanın da payı var mı?
S.K. Elimden geldiği kadar seçici olmaya çalışıyorum projelerde, en azından okuduğumda sevdiğim ya da iyi bir yere gideceğini hissettiğim işin içinde olmayı tercih ediyorum. Ama tabi ki her zaman bu sizin elinizde olmuyor, bazen okuduğunuz şey çok güzel olabiliyor ama süreç içinde yapımında veya sürecinde bir sorun olabiliyor. Ama tabi ki tercih hakkımı kullanıyorum ve her şeyi yapmamaya çalışıyorum. Böyle iyi hissettiğim işte, az, öz olmaya çalışıyorum. Bu yüzden...


G.G. Sizi komedi rolünde görünce “tam komedi karakteri” diyoruz, sonra bir bakıyoruz babacan bir karakterdesiniz, o zaman da “tam aile dizisi karakteri” diyoruz, muhtemelen az sonra oyundan çıktığımda da “tam bir gerilim karakteri” diyeceğim. Her karaktere hem görüntü, hem de ruhen bu kadar yakışıyor olmanızın püf noktası veya size göre bir nedeni var mı yeni oyunculara da tavsiye olabilecek?
S.K. Teşekkür ederim öncelikle. (Gülüyoruz) Bu benim mesleğim, yani benim 'şu rolü böyle oynayayım' veya 'bu rolü sevdim, bunu daha iyi oynayayım', 'bunu sevmedim..' öyle bir şansım yok. Benim kabul ettiğim, oynamayı seçtiğim bütün rolleri en iyi şekilde oynamam gerekiyor.  Evet, tabi ki şunu gözetiyorum, daha önce yaptığım bir şeyin bir sonraki rolde izlerinin olmamasına gayret ediyorum. Bu biraz zorlayan bir şey ama bu benim mutlaka dikkat ettiğim bir konu. Sonuçta hepsi benden çıkan şeyler, mutlaka benzerlikler oluyordur ama bu benim en takıntılı olduğum ve en dikkat etmeye çalıştığım şey. Daha önce yaptığım şeye benzememesi ile ilgili biraz ekstra kafa yoruyorum.


G.G. Uzakta gördüğüm her selam vereceğim kişiye “ismaiil abii!” deme eğilimine giriyorum hala ister istemez. Sizi her görende de şüphesiz bu tepki kaçınılmaz oluyordur, keza ekşide sizle ilgili benzer anekdotlar da okudum. Kimi oyuncu rolün üzerine yapışmasına tahammül edemez. Sizde bu durum nasıl? (Az sonra size böyle bir istem dışı tepki verirsem ilişiğimizi kesme ihtimaliniz öğrenmeye çalışıyorum. O.o)
S.K. Bazen şey olabiliyor, artık 5 sene geçmiş, oyun oynuyorsunuz, iki-iki buçuk saat. Oyundan sonra insanlar bekliyor diye onlarla tanışmaya gidiyorsunuz ve hala işte "o gemi.."; eyvallah tamam bir şamatası, gırgırı oluyor; ama hala işte 'bir daha başlayacak mı', bilmem ne mi... Yani şeyi anlatamıyoruz, bu bizim elimizde olan bir şey değil, bu yapımcıların yapabildiği iş. Sanki bunu biz yapmıyoruz gibi düşünüyorlar bazen. Biz bir araya gelsek ne öyle bir paramız var, ne öyle bir bilgimiz var. Bu tamamen bir televizyon işi. Bizim birbirimizi toplayıp bu projeyi tekrar yapması... Gerçekten bakkalın önünde buluştuğumuz gibi bir araya gelmemiz değil. Bunlar bambaşka şeyler. (İçten serzenişine dayanamıor araya giriyorum. "Aslında o açıdan değil de, sizi İsmail Abi'nin karakterinde o kadar çok benimsemişiz ki, sizi yolda gördüğümüzde sizi özlediğimiz o "İsmail Abimiz"mişsinizcesine -burayı gerçekten çok zor telaffuz ettim!- algılamak istiyoruz. Yani hep "İsmail Abi" diye seslenen bir tip görmek nasıl bir duygu, en azından...?" diye sorarak aslında iyi niyetli olduğumuzu izah etmeye çalışıyorum. Açıklıyor.)
Yani bazen şey olabiliyor, bambaşka bir şey konuşuyorsunuz veya canınız sıkkın oluyorken hala "İsmail Abi!", yani tamam evet, selamını veriyorsun ama ısrarla "İsmail Abi"... "Sen ne kadar suratsızmışsın" diyenler oluyor ama n'apayım yani, pullu ceket giyip el mi sallayayım? (o halini gözümde canlandırınca gülmeye başlıyorum) Böyle şeyler oluyor ama tabi ki çok güzel bir şey sevilmek, insanların hala "İsmail abi" diye bağırması, çağırması, ki en çok ben seviyorum. Ama işte bazen karşılıklı nezaket gerekiyor, hani selamını veriyorsun, konuşuyorsun ama ısrara dönüşünce bazen tatsız olabiliyor...



G.G. Aslında söylediklerinizin tam aksine, gerçekteki kişiliğiniz için inanılmaz övgü dolu şeyler okudum, ki bu özellikle ekşi gibi bir platformda zordur. Böyle bir karaktere sahip olmakla tiyatro kökenli olmanın bir bağıntısı var mı sizce diye soracaktım? Sanki oyuncular tiyatro kökenliyse daha oturaklı, daha nitelikli bir karakterde, kişilikte oluyor. Sizin de daha ego arka planda şekilde görüşüyor olmanızın sebebi nedir?
S.K. Bilmiyorum. Ama şöyle bir şey var tabi. Haftanın dört, beş günü sahneye çıkmak gibi bir durumumuz var ve haftada dört, beş gün 300-500 kişilik salonlarda insanların karşısına çıkıyorsunuz. Dediğin gibi, ben tiyatro okudum, benim mesleğim bu. Hayatım boyunca bunun dışında bir şey yapmadım. Evet, oyunculuk benim mesleğim ve yeri geldiğinde sinema, dizi de yapabiliyorum. Yani öyle bir genelleme yapamayabilirim. Artık 20 senedir bu işin içindeyiz, 20 senedir sahnedeyiz, oynuyoruz, dünyayı geziyoruz, Türkiye'yi geziyoruz. Sanıyorum biraz onun getirdiği bir durum olabilir. Belki biraz yaş da geldi. (Gülüyoruz) Çok bir şey söyleyemem, o çok ayıp olabilir. Tiyatro kökenli olmayan televizyonda iş yapan arkadaşlarım, sonradan oyuncu olmaya karar veren çok değerli, çok düzgün arkadaşlarım var. O bir genelleme gibi olabiliyor bazen. Öyle bir algı oluyor, bir insan ünlü oluyorsa, çok konuşuluyorsa bunların ağır bedelleri olabiliyor. Açığı aranıyor insanların. Her meslekte olduğu gibi, iyisi de vardır kötüsü de vardır, şımarığı da vardır. Kaldı ki, tiyatro kökenli bir sürü arkadaşım da var... Karakterle ilgili bir mesele bence. (O.O)



G.G. Tiyatroda yönetmenlik koltuğuna da oturuyorsunuz. Gelecekte var mı farklı bir plan ya da projeniz sinema ya da başka bir alanda? Ali Atay örneğin sinemaya taşıdı bu planlarını...
S.K. Yönetmenim demiyorum ama canımın çektiği, sevdiğim text'ler olursa yönetmek istiyorum. Yine de yönetmenliği bir meslek gibi sahiplenmiyorum. Yani bunu şu anlamda söylemiyorum, yönetmenlik çok değerli bir meslek ama ben oyunculuğu çok seviyorum. Günün birinde çok sevdiğim bir şey okurum, onun hayalini kurarım, yapmak isterim - tiyatroda kesin yaparım zaten-  bilmiyorum, günün birinde çok hissettiğim, iyi bir şey olursa isteyebilirim. Tabi ki her oyuncunun gönlünde sinema yatıyor... ("Şu an yok yani yeni bir düşünceniz diyorum, onaylıyor. "Peki sizi yakında televizyonda görecek miyiz?" diye soruyorum.)
Net bir şey yok 'şununla anlaştık' gibi, ama mutlaka göreceksiniz. Sürekli dizi yapılan bir dönem. Bu ülkede çok seviliyor. Bizim hayatımızda da önemli bir kaynak. Eğer içime sinen bir şey, iyi bir ekip olursa neden olmasın?



G.G. Peki "Metot" oyunu için kısa bir bilgi verelim. Bildiğim kadarıyla "Grönholm Metodu" oyunuyla aynı text'ler (onaylıyor). Sizin farkınız nedir veya insanlar bu tiyatroya neden gelmeliler?
S.K. Metot, eğlenceli bir text. Sadece iyi bir zaman geçirtip, insanları güldürüp evine gönderen bir text değil. Aynı zamanda derdi olan, dünyadaki bu sistemle ilgili derdi olan ve insanların seçme ve seçilmeyle ilgili, bütün dünyayı ilgilendiren, bu 'beyaz yaka' dediğimiz sektördeki insanların durumuyla ilgili, hepimizin geçtiği sistemin getirdiği testler, sınavlar veya bir işi almak için yaşadığımız şeyler... Tabi sadece beyaz yakalıları değil hepimizin hayatında olan bir şey... ("Dersler çıkarabileceğimiz şeyler var yani" diyorum ve oyunu daha çok merak etmeye başlıyorum.) Yani birçok şeyle ilgili çok şey söylüyor ama bunu da çok didaktik olarak değil, komik dille anlatıyor. Oyun komedi diyemem ama çok gülünüyor, çok komik bir oyun bence. ("Ben gerilim diye okumuştum aslında" diye şaşırıyorum.) Evet, tabi seyircinin gerildiği anlar olabiliyor, "acaba içlerinden hangisi" gibi bir matematiği vaar oyunun. 7 yıldır oynuyoruz oyunu. Avrupa'da da oynadık, Türkiye'de de oynadık. Önümüzdeki yıl yine devam. Bizi semaverkumpanya.com ya da Instagram kullananlar semaverkumpanya hesabından takip edebilir. Sürekli güncelleniyor oradaki oyunlarımız. Benim şu an oynadığım 6 ayrı oyun var, Metot, Cimri, Kuşlar... O yüzden sadece bir ay içinde değil, döndüre döndüre oynadığımız için her birini ayda üç, dört tane şeklinde oynuyoruz. ("Yönetmenliği yalnızca Metot oyununda mı üstleniyorsunuz?" diye soruyorum.) Evet, diğerlerinde oynuyorum.

G.G. Gökçen Gökyer Blog’un Serkan Keskin takipçilerine iletmem istediğiniz bir şey var mı?

S.K. İzlesinler bizi. Biz yollardayız, oynuyoruz sürekli. Bekleriz.




Bu keyifli sohbet için Sevgili Serkan Keskin'e, tüm bu organizasyon için CerModern Ailesi ve Sevgili Nazmi Ateş'e, çekim içinse eşime teşekkür ediyorum.

Çok Sevgiler!

Bu Aralar Bu Mecrada Yoktum: "Çünkü"


Eveet, yeni post gelmesini kimler özledi?

Uzunca bir süredir, sürekli aklımda ve kalbimde olsa da, bir türlü oturamadım blogun başına.
Bir süredir bekleyen, sıraya çoktan giren, ayrıca yazılması istenen pek çok konu birikmiş oldu bu vesileyle.

Şimdilerde yeniden fırsat yaratmaya fırsat bulduğum (!) için yeni postları en kısa sürede paylaşmaya kararlıyım.

Aslında postları doğrudan yazmaya geçebilirdim ancak hem ara verme sebebimin blogu bırakmakla ilgili olmadığını haber vermek, hem de bu kısmen uzun sayılabilecek sürede hayatımda ne gibi yenilikler olduğunu listelemek istedim.

Daha doğru söylemek gerekirse, bu yenilik sürecinde neler öğrendiğimi listelemek istedim.

Yine hem kendime not, hem de bin nasihat yerine geçer de musibet yaşamazsınız inşallah niyetiyle.😜
''Daha iyi bir yolculuğa” ilkesiyle hareket eden Shell, dünyanın dört bir yanındaki istasyonlarıyla yolu Shell’den geçen gerçek hikayelere ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Reklam filmine konu olan hikayede ise, 15 yıllık kariyerlerini bir anda bırakan üç beyaz yakalı gencin hayallerini gerçekleştirmek için bir araya gelişi ve Mototrio isimli grubun kuruluşu anlatılıyor. Grubu kuran gençler önce Türkiye’yi, sonra dünyayı geziyorlar. Şu an Kolombiya’da olan ekip, Shell’in verimli yakıtlarıyla daha iyi bir yolculuk deneyimi yaşamaya yeni rotasında devam ediyor.

                                          
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Geçtiğimiz haftalarda sabır dozajım gün gittikçe limitlerini doldurmak üzereyken evren sesimi duydu ve karşıma birkaç tatlı tesadüfler çıkardı.

Kariyer.net'in üst üste katıldığım  online eğitimleri günlük "telkin" oldu adeta. Stresimizi nasıl yönetebileceğimizden, öfkemizi, kaygımızı nasıl yenebileceğimizden, farklı karakterdeki insanlarla nasıl iletişim kurabileceğimizden bahseden oldukça verimli eğitimlere katıldım.

İçlerinden bir tanesi ile de sinerjik olarak bu etkileşimimizi bir adım öteye taşıdım.

Eğitime ikinci bölümünde katıldığımda, ekranda tam bir tv programı yapan, heyecanlı ve ikna edici bir yöntemle hayatımızdaki tüm kilitleri çözdürmeye kararlı bir eğitmen buldum karşımda.

O kadar üzerine basa basa anlatıyordu ki bildiklerini, sanki uygulamazsak o bizim kaybımız olacaktı. Öyle bir fırsat sunuyordu ekranda.

Hem ilk yarısını kaçırdığıma çok üzüldüğüm, hem de anlattıklarının dahasına ihtiyacım olduğu için kendisini Gökçen Gökyer Blog'a davet ettim. O da ne mutlu ki çok olumlu bir dönüş yaptı. Günlerdir kafasında evirip çevirdiğini söylediği yazı taslağının benim kendisinden rica ettiğim konu olduğunu öğrenmem de sinerjik etkileşimimizin bir ispatı oldu!

Böylelikle hem ben onu motive etmiş oldum kısa sürede toplarması için, hem de o beni ve umuyorum ki hepimizi motive edecek kısa sürede toparlanmamız için! =)


Yazıyı iki bölümde yayınlamayı düşündüm ama o kadar akıcı olmuş ki hiç de bölesim gelmedi.

Postun devamını Sevgili İletişim ve Yaşam Danışmanı Beral Fişekçi'ye bırakıyorum.

Olumlamadan olumlu sonuç almak, olumsuzlama yapmaktan geçer
"Olumluyorum, olumluyorum istediğim gibi olmuyor.
Küçük defter aldım kendime, postitler, renkli kalemler. Yazıp yazıp dolaplarımın, bilgisayarımın üzerine yapıştırıyorum. Gözüm iliştikçe okuyorum. “Sen değerlisin” diyorum sürekli kendime. 
De – ğer – li – sin, işte bu kadar kolay ve basit. Ama sonra bir bakıyorum, bir şey yaşıyorum, değerimi bana hissettireceğini düşündüğüm bir şey, ama olmuyor. Ben yine kedi yavrusu gibi, küçücük hatta zavallı gibi hissediyorum kendimi.
ee ne oldu o günler boyu yaptığım olumlamalar. Çok moralim bozuluyor sonra, umutsuzlaşıyorum, bırakıyorum ve hatta hiçbir şeyin değişmeyeceğine karar kılıyorum."

Geçenlerde bir danışanım, arkadaşıyla tanıştırdı da beni. Bu cümleler onun serzenişleri. Bıkmış, yılmış, sıkılmış.
Ona söylediklerimden bazılarını buradan size de anlatayım.


Olumlama meselesinin biraz yanlış anlaşıldığını düşünenlerdenim.
Evet doğru, ağızdan çıkan kelimelerin de bir enerji olduğu ve o an o kelimelerle de yaratıma geçildiği. Kelimeler o kadar güçlü ki, onlar “öylesine” çıkmaz ağzınızdan. Keyfe keder yan yana dizilmezler. Bünyenizin en diplerinden büyük dalgalarla gelen düşüncelerin, o düşüncelerden doğan ve sizi yerlere göklere sığmaz hale getiren duyguların su yüzeyine çıkışındaki eşlikçileri olurlar. Kelimeler, sadece edebiyatınız değil, fiziğiniz, kimyanız, biyolojinizin sonucu demek olur ki hayatınızın dışa vurum araçlarıdır ve bu halleriyle büyük görev de üstlenirler. En birinci görevleri size sizinle ilgili derin bilgiler verirler ve sonra başkalarının hayatına düşünce tohumu ekmenizi sağlayan kanal olurlar. Ne demek istiyorum? 



Kriz yaşadığınız anlarda ya da mutlu hissettiğiniz zamanlarda kısaca hayatın her alanında başınıza gelen durumlar karşısında ağzınızdan neler çıkıyor hiç farkına vardınız mı? 
* Bir şeyi elde etmek için mutlaka mücadele etmem gerekli
* Sevgimi gösterirsem kaybederim
* Ne zaman çok gülsem sonunda mutlaka mutsuz olacağım bir şey oluyor
* Hep başkaları tercih ediliyor, ne zaman sıra bana gelecek? 
* Kafamda herşeyi önceden kurgulamalıyım yoksa sonu hep hayal kırıklığı 
* Kızgınım, çok kızgınım. Sanki her berbat şey beni buluyor
* Şu an iyiyim ya, kesin bunu bozacak bir şey olur
* Yaşasın başardım ama bakalım sürecek mi ki? 



Peki başkalarına nasıl tohumlar ekiyoruz kelimelerle dansımızda?
* Bence bu sana göre değil
* Bu kadar mı yapabildin?
* Hiç çaban yok, isteksizsin
* Kapasitesi bu kadar, fazlasını bekleme
* Kilo vermen o kadar da kolay değil
* Bu donanımla, bu özelliklerle mi bu işe girişiyorsun, yapamazsın
* Gerçekçi olmak lazım, hayal dünyasında yaşıyorsun sen, hayal bunlar, olmaz



Tahmin ediyorum bu cümleler çoğunuza uzak değil ve tabii ki cümleleri çeşitlendirmek, artırmak mümkün. Dikkat ediyor musunuz her ifadenin altında bir duygu tonu var. Her ifade bu cümleleri kuran kişinin zihin haritasını yansıtmakta. 
Korku, güvensizlik, sevgisizlik, yetersizlik, yargılama ve devamında kendinizle ya da başkasıyla olan iletişiminizde çatışma.
Bilinçaltlarının efendisi olmuş bu temel duygu tonları üzerinde olumsuzlama ya da başka teknikler kullanıp negatif duygular nötrlenmedikçe yapılan her olumlama geçici fayda sağlayacak ve fakat bir yanı daima eksik kalacaktır. Bir süre sonra sizi yine eski negatif duygunuza geri gönderecektir. Çünkü bilinçaltının sesiyle bilincin sesi eşleşmemiştir. “Ben değerliyim” diyen bilinciniz, “hayır aslında değerli falan değilsin” diyen bilinçaltınızın karşısında yetersiz kalacak ve sözü geçen daima bilinçaltı olacaktır. Bu yüzden değersizlik duygusunu gerçek anlamda bilinçaltında sıfırlamadan, “değerliyim” demek, halının altı kirliyken üzerini temizlemek ve tamamını temiz sanmakla eş olacaktır. Şunu da hatırlatmak isterim, olumlama yapma ihtiyacı hissettiğiniz konu bir karar içerir ve o güzel egolar onu bir kanun olarak algılayarak hayata geçilmesi için müthiş bir çaba sarf eder.  Değersizlikse konu değersiz olduğunu size öyle güzel inandırır ki o duvarları yıkmak için sadece karşıt cümle olan “ben değerliyim” demek yetmez, yetemiyor.


Şöyle adımlayalım mı?


Bir: Değersizlik ya da diğer istenmeyen duyguları açığa çıkaran en dipteki, deneyimin olumsuz etkilerini temizlemek lazııım, 

İki: Temizlenen sıfırlanmış boş alana değer duygusunu ya da en yüksek titreşime sahip sevgi duygusunu inşa etmek şık olur.

Üç: O değer duygusunun heyecanını hissetmek ve artık bu aşamada olumlama yaparken o heyecanı, kelimeleri söylerken ciğerden ciğerden hissederek tekrarlamak turnayı gözünden vurmak demek olur.



Bu adımlar üzerinde kendinizle ilgili çalışırken şunlara da dikkat etmenizi tavsiye ederim. 
Negatif duyguyu serbest bıraktıysanız, yerine inşa edeceğiniz duyguyu kelimelere dökerken anlamsal ya da kelimenin kendisi olarak olumsuz bir ifade kullanmayın.
“Artık hasta değilim” cümlesi yerine “sağlıklıyım ve sağlıklı olmak benim en doğal halimdir” diyebilirsiniz mesela.
“benden geçti artık” demek yerine “her an yeniden başlayabilecek güçteyim” gibi. 

“istiyorum” kelimesinden kaçının, istiyorum demek bende yok demek, yokluğu titreştirirsiniz, “tercih etmek” en yapıcı ifadedir istemek yerine. Tercih etmekte bilinç yüksektir. 

“zamanımı dengeli kullanmak, en birincil tercihlerimden biri” gibi. 

“eminim” kelimesini, sıklıkla kullanın ama baştan bu yana anlattığım gibi “sevildiğime eminim” dediğinizde alttan “hadi canım sende” diyen bir taraf varsa daha bilinçaltınız tam dönüşmemiş demektir, çalışmaya devam:)

“ilginç bir bakış açısı” kalıbını bol bol kullanabilirsiniz. Ama ne zaman? Diyelim ki sıkıntılı, zor ilerleyen ve fikirlerini beğenmediğiniz biriyle bir şekilde iletişim kurmak durumunda kaldığınızda, karşı tarafı reddetmeden araya mesafe koymayı sağlayan bir enerji oluşturur bu kalıp. Süper işe yarar.
İşte size etkisi güçlü bir kelime daha. “kendisiyim”. Ben neşenin kendisiyim, bolluk bereketin kendisiyim, sevginin kendisiyim, dişiliğin ya da erilliğin kendisiyim. Pozitif olan duyguyu adeta her hücreye yaymayı komutlaştıran bu kelime, güzel bir dönüştürücüdür.

“şu anda” demek çok güçlüdür. Özellikle negatif bir haldeyken kurduğunuz cümlelerde şu anda kalıbını kullanın. “Ben sinirli insanım” demekle “ben şu anda sinirli bir insanım” demek arasındaki farkı hissediyor musunuz? Sinirli olmaya sınır getiriyoruz şu anda diyerek. Sinirli olmak geçici bir şey yani:) “- ecek, - acak” kullanımı ötelemektir. “yapacağım”, “ya evet tabii ben de mutlu olacağım” belirsizlik, geleceğe öteleme enerjisi sağlar. Olabildiğince gelecek zamandan şimdiki zamana çekin düşüncelerinizi. Yarın mı mutlu olacaksınız? Şimdi de mutlu olmaya sebep hiç bir şey yok mu?

“bu dönem bitti” diyebilirsiniz, mis gibi bir kalıp. Negatif düşünce kalıpları üzerinde çalıştıktan sonra o kalıplar artık eski enerjidir. Bir dönemi temsil etmiştir ve size bir sürü deneyim yaşatmıştır ancak bu dönem bitmiştir. “evet yalnızlık yaşadım, bir dönemdi ve bitti”, “korku dolu günler yaşadım. Bitti.” 

“yeni kararım” mutlaka kullanın derim. Hatırlarsanız bilinçaltının kararları kanun algıladığını söylemiştim. O zaman yeni kararı açıklama zamanı. “yeni kararım, sevilmek. Sevmek de sevilmek de benim için doğal haller, benim hakkım”, “yeni kararım, dinamik, hareketli olmak, öne çıkabilirim, isteklerimi, kendimi ortaya koyabilirim, başarabilirim” 


Olumlama adımları doğru yapıldığında da ne oluyor biliyor musunuz?
Değer duygusuyla başladık, onu örneklendirerek devam edeyim, değer duygusunu kendinizden ayrı, tak çıkar şeklinde giydiğiniz bir kıyafet gibi görmek yerine değerin kendisi olmaya başlıyorsunuz. Hücreleriniz değerleniyor. Üzerinden çıkarabileceğiniz bir şey olmaktan çıkıveriyor. Attığınız her adımda bu duygunun geri dönüşlerini de yaşamaya başlıyorsunuz sonra.
Değer verdiğiniz, değer gördüğünüz ilişkiler, hayatlar gelmeye başlıyor.



- Oluyor mu?
- Oluyor.



Beral Fişekçi Web Sitesi

Beral Fişekçi Instagram



Bilgisayar oyunları şu pikseldeyken hatırladığım 23 Nisan kutlamaları vardı.

Bayramlara katıldığımda kendimi oldukça özel hissederdim ve sanki canım Atatürk bana özel hediye etmiş gibi özen gösterirdim o günü kutlarken.

Sanki o günler daha başkaydı, çok daha başka bir ambians hissederdim.

Sanki,

İnsanların birbirine saygıyla yaklaştığını,
Belirli adabın, görgünün var olduğunu,
İnsanların güvenebilir ve adaletli olduğunu,
Herkesin eşitlikçi ve laik davrandığını,
Cehaletin okudukça, eğitim gördükçe geçeceğini,
Büyüyünce herkesin akıllı ve mantıklı davranacağını,
Büyüklerin hep asil ve bilge olduğunu

sandığım bir dünyam vardı.

Ve biz de büyüyünce o zincire dahil olacak, işin ucundan biraz da biz tutacaktık olgunlaştığımız için.

Sonra büyüdüm.

Şimdi bilgisayar oyunları 3D.
Yani köprünün altından çok sular geçti.

Listeyi bir kontrol ediyorum da,
Acaba kaçta kaçına tik atabiliyorum şimdi?...


Gökçen Gökyer Blog'un Cermodern haberlerine bir süredir ara vermiştik. Fırsattan istifade hemen güncelleme yapıyorum.

Nisan ayında yine dopdolu sanatla programını hazırlamış Cermodern.
3 yeni tiyatro oyunu da bunlardan birkaçı.

Ben içlerinden biletimi kaptım bile.
Sizle de kısa kısa paylaşıyorum hemen.



8 NİSAN 2018 PAZAR SAAT 20:00: BİR İDAM MAHKÛMUNUN SON GÜNÜ

Bambu Tiyatro, Yastık Adam oyunundan sonra,  sezona ikinci oyunu olacak olan Victor Hugo’nun yazdığı Ahmet Yapar’ın oyunlaştırıp yönettiği: Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eseri ile devam ediyor.  İdam cezasına çarptırılan bir mahkûmun, bu cezayı beş hafta öncesinden öğrenmesi ve bu süre içinde nasıl giderek "insanlıktan çıkıldığını" anlatan eser, tiyatro uyarlaması ile seyirci karşısına çıkıyor. Oyun, idam infazlarını bir eğlence gibi izleyen halkın yanında; adalet, ceza hukuku, ölüm cezaları gibi güncel konuları seyirciye sorgulatarak ve hatta seyirciyi oyuna dâhil ederek mahkûmun yargılanmasını ve idama gidiş sürecini anlatmaktadır. İzleyici, bir mahkeme jürisi gibi oyunda görev almakta ve mahkûmun yargı sürecinde adalet ve idam cezasını tartışmaktadır. 8 Nisan Pazar günü saat 20.00’de CerModern’de sahne alacak oyunda Cem Sel, Can Yılmaz ve Ozan Demircioğlu ile Bambu Kültürevi Tiyatro Kulübü görev alıyor.

Yazan: Victor Hugo
Çeviren: Volkan Yalçıntoklu
Yöneten: Ahmet Yapar
Yönetmen Yardımcısı: Ozan Demircioğlu
Afiş Tasarım: Yavuz Karaca
Oyuncular: Cem Sel, Can Yılmaz, Ozan Demircioğlu

Bilet: https://www.biletinial.com/tiyatro/bir-idam-mahkumunun-son-gunu ve CerShop’tan temin edilebilir.




21 NİSAN 2018 CUMARTESİ SAAT 20:00: METOT
Semaver Kumpanya, 7 sezondur oynadığı, Serkan Keskin'in yönettiği "Metot" ile bir kez daha sahnede...

Bir şirketin toplantı odası; iş görüşmesine gelen dört kişi, tüm hünerlerini ortaya koyup işi kapmak için gizem dolu çeşitli sınavlardan geçecekler.

İspanyol Jordi Galceran’ın 2003 yılında kaleme aldığı ve günümüz iş dünyasının acımasız yönlerini ortaya koyduğu bu oyun, yazarına dünya çapında bir ün getirdi. Semaver Kumpanya’nın sunduğu bu psikolojik gerilimi, nefeslerinizi tutarak izleyeceksiniz.

Yazan: Jordi Galceran
İspanyolca’dan çeviren: Zerrin Yanıkkaya
Yöneten: Serkan Keskin
Sahne Tasarımı: Cem Yılmazer
Müzik: Alper Maral
Yönetmen asistanı: Zeynep Su Kasapoğlu
Oynayanlar: Mustafa Kırantepe, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin, Sezin Bozacı

Biletler:  Biletix http://www.biletix.com/etkinlik/V7L17/TURKIYE/tr ve CerShop'tan temin edilebilir.

  



26 NİSAN 2018 PERŞEMBE SAAT 20:00: HOŞDENG
"Hoşdeng, Türkiye’de on binlerce şiddet mağduru kadından biri. Sadece kocasından değil, babasından, anasından da yemiş dayak. Anası da kendi kocasından… Hiç bitmeyecek gibi gözüken bir çarkın içinde sıkışmış bir kadın. Aslında, kendi parasını kazanan, büyükşehirde yaşayıp ailesini geçindiren, bir çocuk anası, elleri öpülesi bir kadın… Toplum kendisinden ne beklemişse hepsini vermiş, ama karşılığında hiçbir şey alamamış.
Hoşdeng, hoş sesli, yaşama gücünü şarkılardan alan bir kadın. Hoşdeng, aynı zamanda kaderine boyun eğmeyip, bu çarkın değişmesi için didinen, oğlunu iyi yetiştirmeyi hayatının gayesi edinmiş bir kadın. 

“Hoşdeng”, sadece bir kadın hikâyesi değil, aynı zamanda bir ana-oğul hikâyesi: “Her şey oğlanları yetiştiren analarda bitiyor” cümlesi, düşündüğümüz kadar gerçekçi mi? Bir kadın, kendi oğlunu toplumun ataerkil kodlarından ne kadar koruyabilir? Onu nereye kadar kollayabilir? Bir sonraki neslin dinamiğinde ne kadar rol alabilir?

Biletler biletinial.com ve CerShop’tan temin edilebilir.





Sıradan olan her şeyin çok sıradan geldiği hayat duruşumla bir başka "Gokchen'in Spesiyali" köşesine hoş geldiniz!

Bir Egeli olarak yeşili bol bulunca elim hemen alternatif yeşillik tariflerine gidiyor ve bu bağlamda elime bolca pazı geçince ortaya çıkan iki farklı tarif sunuyorum. 

Birisi makarna, birisi ızgarada peynirli sarma.

Pazılı Makarna

Bu tarife fazla malzeme vs vermeye gerek duymuyorum. Ispanaklı makarna yapmış olanınız varsa benzer olduğunu, hiç duyan olmamışsa da hoş bir kombin olduğunu not düşmek için yazıyorum. Makarnanızı haşladıktan ve yağ, peynir vb ile sosladıktan sonra iri doğradığınız pazıları da ekleyin sonra servis yapın. 

Izgarada Peynirli Pazı Sarma

Çiğ pazı yapraklarının içine hazırladığınız peynir (lor, ezilmiş beyaz peynir, rendelenmiş kaşar vb), bir miktar mayonez, bir miktar süzme yoğurt, rendelenmiş bir iki diş sarımsak, biraz zeytinyağı ve istediğiniz baharatlardan oluşan harcı koyarak sarın ve ızgarada pişirin. Ben tost makinesini ızgara olarak kullanıyorum, pratik oluyor. Piştikten sonra üzerine zeytinyağı ve limon suyu gezdirdikten sonra servis yapın. Meze formatında oldukça leziz oluyor.

Afiyet olsun!

More

Bu Blogda Ara

Translate

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı