Ne yalan söyleyeyim, Konya'yı Konya'ya gidene kadar hiç cazip bir şehir olarak görmezdim. 

Ne açıdan? 

Şehircilik ve sürdürülebilir yaşam açısından...
Biraz özensiz ve kendi içinde yaşamını idame ettiren bir kent imajı vardı şehir algımda.

Ne var ki, bir buçuk günlük şehir turum bu algımı epeyce değiştirdi. 
En azından ilk bakışta. İçinde yaşamadan kesin tanılar koymak elbette yanlış olur...


Sonradan öğrendiğime göre İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından 2016 İslam Dünyası Turizm Başkenti seçilen Konya, Dünya Belediyeler Birliği olarak bilinen Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Birliği tarafından da “Dünya Pilot Kültür Şehri” seçilmiş.

Belediyenin web sitesinde okuduğuma göre de şehrin kalabalık meydanları ile belediyeye ait toplu kullanım alanlarında ücretsiz şarj ve kablosuz internet hizmeti verilmeye başlanmış.

Çok daha metropol şehirlerde yaşamış biri olarak bulamadığım hizmetlerin burada olduğunu duymak biraz şaşırttı, biraz da sevindirdi açıkçası. Benim en son bu uygulamayı gördüğüm şehir New York'tu zira.

Bunlar daha sonradan edindiğim bilgiler tabi. Benim algımı değiştiren kısımlar gözümle gördüğüm şehir içi duble yollar, düzenli zemin döşemeleri, çukuru olmayan asfalt yollar, geniş kaldırımları ve şehrin içinden geçen tramvayı oldu. Üstelik ülkenin en geniş yüzölçümü olmasının verdiği avantajı da kullanarak şehri dikey değil yatay olarak genişletmişler. Yani bazı istisnai yapıları saymazsak...

Konut alanları olarak da Meram bölümü bana Atina'nın arka mahallelerini anımsattı. Bahçeli az katlı ve geniş binaların dar sayılmayacak uzun cadde ve kaldırımların yanlarında konumlanması ve yine zemin döşemelerinin düzgün olması ve yol boyunca sıkça ağaçların olması sakin bir yaşam alanı oluşturmuş.

Trafik kurallarının da çok sıkı olması ve mobesenin caydırıcılığı şehirde sakin bir trafik akışını da sağlamış gibi geldi.

Bunun dışında, şehrin girişinde Konya Büyükşehir Belediyesi ile TÜBİTAK işbirliğindeki Bilim Merkezi de yine şehre girince ilgiyi üstüne çekmekte. 

Turistik olarak değinebileceğim yalnızca iki nokta oldu, birisi -tabi ki- Mevlana Müzesi, diğeri ise yörenin meşhur lezzeti "etli ekmek".

Ne olursan ol gel


Mevlana Celaleddin Rumi'nin tekke ve zaviyelerin kapatılması sonrasında Mevlevi dergâhı, müzeye dönüştürülmüş ve günümüzde ücretsiz girişle ziyaretçi almakta.


Mevlana'nın ve birçok müridinin türbesi, dergâh eşyaları, çeşitli el yazıları müzede bulunuyor.  


Mevlana Türbesi 1274 yılında yapılmış. Sonrasında da eklemelerle günümüzdeki alana dağılmış. Türbe, zamanla üzerine eklemeler yapılarak bugünkü halini almış. Şehrin merkezi denilebilecek bir noktada ve kent içi tabelalarla ulaşımı kolay. Müzenin çevresindeki kaldırım kenarı park alanları ilk yarım saat ücretsiz olmakla beraber sonrası için ücretli olarak yazıyor. Pratikte ücret alınıyor mu bilgim yok.




Bahsettiğim bir diğer turistik değeri etli ekmek ise "neymiş yahu bu kadar?" dediğim ve yedikten sonra anladığım biz lezzet. Ben merkezinde değil, Konya-Ankara Karayolu üzerinde içinden geçilen yine Konya'nın ilçesi Kulu'da yedim. Merkezindeki lezzetlerle benzer olduğunu öğrendiğim için tavsiye edebilirim. Gayet lezzetli bir çeşit kıymalı pide. Hamuru incecik ve üzerindeki malzeme kuru değil.


Konya'ya yolu düşenlere nacizane...

Sevgiler!


  

Ilk Almanya’da okurken keşfettiğim ve o gün bugündür kendimle özdeşleştirdiğim parfümünün markası olan Yves Rocher’ye parfümüm bittikçe uğrardım eskiden. Daha sonraları doğum ayımda her yıl gönderdiği hediye imkanlarıyla biraz daha alıştım. Parfümden sonra ilk tercih ettiğim ürünü duş jelleri herhalde. Hele aldığım ıhlamurlu ve argan yağlı olanları bitirmeye kıyamıyorum. Köpürmeyeceklerini bilsem alternatif parfüm olarak kullanasım var.

Bir de bitmek üzere olan organik yulaflı (organic oat) olan var ki ona değinmek bile istemiyorum. Allah’tan takım olarak vücut sütü hala var da onla telafi bulabiliyorum. Özellikle sıcak yaz günlerinde kol ve bacaklarıma mutlaka sürdüğümde hem cildin matlığını alarak nemlendiriyor, hem de hiç çaktırmadan çevremde hoş tatlı bir koku bırakıyor. Hatta duj jellerini de banyodan çıkmadan önce boyun çevreme çıplak elle uyguluyorum ki banyodan sonra aynı hissi yaratsın.

İnsanın kendini sevmesi için en temel nedenlerden birisi kişisel bakım bana göre. Ben ne zaman modum düşse cildime ya da saçıma bakım yaparım. Nemlendirmek, hoş kokularla yıkamak da benim için bir nevi bakım. Cildi fazla yormamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu yüzden cildimi daha çok doğal sabunlar ya da kremlerle beslemeye çalışırım. Kozmetik olarak kullanacaksam da organik ürünler sunan markaları tercih ederim. Ekonomik olması kaydıyla tabi.

Mesela Yves Rocher’nin Yeni Duş Jelleri çıkmış şimdi: Konsantre Duj Jelleri. Bir tanesinin 40 banyoya kadar yolu varmış. Sitesinden baktığıma göre fiyatı da makul. İddiasına göre hem cilde hem de doğaya uyumluymuş. Şöyle ki; cildin pH değeri ile tam uyumlu olmakla beraber paraben içermiyormuş – ki el kremi losyon alırken de bu kritere dikkat ediyorum çoğu zaman (tek bildiğim şey içermesinin iyi olmadığı!). Kalan yüzde üçünü merak etsem de %97’si doğal içerikmiş. Doğa dostu olarak da %50 daha az plastik kullanılmaktaymış ve sürdürülebilir ormanlardan elde edilen ambalajlarla hava kirliliğini azalttıklarını söylüyorlarmış.


Muhtemelen bir sonraki Yves Rocher alışverişimde ne alacağım belli oldu. Tek karar vermem gereken şey aroması. Acaba hangisini alsam? Vanilyalı mı, Mangolu mu yoksa bir Ege kızı olarak Zeytinyağlı ve Turunçlu olanı mı?



Blogda bu post itibariyle yaz sezonunu açıyor, moda klasörüyle başlıyorum.

Bir süredir dikkatleri çeken sepet -veya bir başka deyişle hasır- çantalar bu yazın favori aksesuarı olacak gibi görünüyor. Zira bu furyada en pahalı markalar başı çekiyor. Prada, Chanel gibi birçok markanın cesur bir şekilde sunduğu sepet modeller, bu kulvardaki hayal gücünü zorluyor.

Ben de tabi ki geri kalmadan, ancak daha lokal üretimlerden bu akımın bir ucundan tuttum. Tam olarak yaz hisleri oluştuğunda siftahı yapmayı düşlüyorum.

Benim ilk tercihim renkli ponponlar ve püsküller olduysa da, şu minicik sepet modeller -ki sığmam imkansız- ve dev yuvarlak modellere göz kırpmaktayım.

Sizlerin de aklında olsun. Hanımlara kullanmalık, beylere hediye almalık. ;)

Sıcacık yazlar!















Yine bir Gokchen'in Spesiyali köşesinde, Gökçen'in evriltilmiş menüsüne hoş geldiniz.

Bugün menüde Taco var. 

Herr şeyini kendimiz hazırlayacağız, Taco ekmeğini de sebzeli yapacağız.

Sebzeli Taco

Malzemeler:
Havuç
Ispanak
Birkaç yemek kaşığı Un
Lor Peyniri ya da ufalanmış peynir
2 Yumurta
Tuz
Karabiber

Havuçları rendeledikten ve ıspanakları ince doğradıktan sonra tüm malzemeyi karıştırıyoruz. Elimizle bile açabileceğimiz yaklaşık 15'er cm'lik hamurları yağlı kağıt yerleştirdiğimiz fırın tepsisine yerleştiriyoruz ve 15-20 dk 170 derecede pişiriyoruz.



İçine konulacak harçlar isteğe göre değişebilir. Ben kıymalı ve soğanlı bir harç ile yoğurtlu meze hazırladım, biraz da turşu ekledim.



Fazla pratik olduğu için tarifi elinizin altında tutmakta fayda var.

Afiyet olsun!


"Son Zamanlarda Ben" #5


Kişisel caps günlüklerimi merakla beklediğinizi biliyorum. kaşkşdasjd

Bu yüzden son zamanlardaki ruh hallerimi belirten gif'lerin derlemesini, sırf merakta kalmayın (!) diye paylaşıyorum. 

Şaka şaka, kesin size de aynısı olmuştur, "aynı ben" deyin ve yalnız olmadığınızı bilin diye hazırladım.

Son zamanlarda ben:

Sosyal medyadan arkadaşım olduğu halde bir türlü buluşma fırsatımızın olmadığı Sevgili Bahar Akıncı ile yüz yüze görüşme fırsatı bulabildik en nihayetinde. Üstelik de manidar bir şekilde memleketimiz İzmir'de!

Gökçen Gökyer Blog'un röportaj konuklarını her zaman özenle seçmeye çalıştığı malumunuz... İlla ki merak edeceğimiz konuları, örnek alacağımız dokunuşları barındıyor olmalı doğasında soruları olacaksa eğer.

Bahar Akıncı'ya davet göndermek de kaçınılmaz olmuştu bu bağlamda hazır yollarımız buluşunca.

Çoğumuz onu zaten gerek sosyal medyadan, gerek Hürriyet Seyahat'ten, gerekse envai çeşit seyahat dergilerindeki yazılarından tanıyor ya da takip ediyoruz. Hafif bir yakınlık da duyuyoruz aslında. Zira, samimi ve sık paylaşımlarıyla sanki aramızdan biri gibi... 

Umarım bir de yüz yüze denk gelir, hoşsohbetini tadar, samimiyetin doğallık ile bileşimine, birikiminse mütevazılık ile çevrelenişine  tanık olursunuz onun kişiliğinde siz de.

Urla Enginar Festivali'nde moderatörlüğünü yaptığı etkinlik sonrası buluştuk kendisiyle. Önce Beğendik Abi'de karın doyurduk, ardından Sanat Sokağı'nı turlayıp Avlu'da sohbete koyulduk. 

Tüm merak ettiklerimi sordum, hem kendim, hem de sizler adına. 

Haydi kahveler hazırsa başlıyoruz laflamaya!


G.G. Daha önce sizin bir sözünüzü okumuştum, yazı yazarken hep o gelir aklıma: “Hiç kimse okumasa bile siz yazın, bir gün mutlaka değer görür” diye...
B.A. O aslında şöyle bir şey. Beş yıl önce Hürriyet’e yazmaya başladığımda koşarak ve uçarak eve gittim. Babama “Baba ben Hürriyet’ten teklif aldım, Hürriyet Ege’de yazmaya başlayacağım” dedim ve babam da baktı baktı ve dedi ki: “ben sana yazar olamazsın demedim, Cumhuriyet’te yazamazsın dedim.” Sonra benim üzüldüğümü anlayınca da “Üzülme kızım kimse okumazsa bile ben okurum.” dedi. Tabi ben orada daha da yıkıldım! Neyse ki sonra birçok insana ulaştı yazılar ama hep onu söylüyorum, kimse okumazsa bile siz yazmaya devam edin, bir gün birisi mutlaka okuyor. Kimse okumasa bile anneniz babanız okuyor. =)


G.G. Siz de sanıyorum ki bir blog yazarak başladınız bu yolculuğa. Nasıl ilerledi hikaye sonra?
B.A. 2008 yılında ‘Dünyayı Gezen Salyangoz’ adıyla bir blogla yazmaya başladım. Onun arkasından 2009’da Turkcell Blog Ödülleri yarışmasında ikinci oldum. Sonra dergilerde yazmaya başladım. Travel and Leisure ilk dergi... ("Teklifler mi geliyordu, siz mi başvuruyordunuz?" diyorum, açıklıyor.) İlk olarak Turkcell Blog Ödülleri’nden buldular beni. Daha sonra oradaki yazılarımı okuyan yayın yönetmeni “Marie Claire’de yazar mısın?” dedi orada yazdım, sonra 2012’de de Hürriyet ile bir araya geldik; Deniz Sipahi, Ege Bölge Temsilcisi ile. O da tesadüfen uçakta benim Marie Claire’de bir yazımı okumuş Nice’e giderken. Uçaktan inince beni aradı “Biz senin gibi bir kalem istiyoruz bize yazar mısın?” diye. Benim çocukluk hayalimdi Hürriyet’te yazmak. Beş buçuk yaşımdayken 1 Mayıs'ta Hürriyet Çocuk Kulübü’ne resim yarışmasına gidiyorum. O gün hem benim doğum günüm hem de Hürriyet’in kuruluş yıl dönümü... Dedem benin doğum günüm olduğunu söyleyince onlar da “bizim de kuruluş yıl dönümümüz, bir kutlama yapacağız siz de kalın” diyor, biz de kalıyoruz. Törende o dönemin genel yayın yönetmeni konuşma yapıyor ve beni kucağına alıyor, sıkıyor. Ben de o kadar çok yemişim ki o gün, üzerine kusuyorum! Yani böyle bir çocuğun Hürriyet’in kapısının önünden bile geçmemesi gerekiyor normalde ama ilginç bir şekilde o günden beri Hürriyet’te yazar olmak istedim. =) Böyle ilginç bir hikaye…


G.G. Peki hep seyahat mi başladı ve seyahat gitti, yoksa zamanla mı evrildi?
B.A. Aslında ben metin yazarlığı okudum üniversitede. Hayal gücümün geniş olduğunu düşünüyorum, tabi bu eğitimle olan bir şey değil, içten gelen bir şey ama teknik geliştirebiliyorsunuz. Ben tekniği bildiğim için 'kozalak'la ilgili bile yazabiliyorum zorlanmadan. Ağırlıklı olarak seyahat yazmayı tercih ediyorum ama seyahat yazılarım da artık evrildi. Çünkü herkes seyahat yazıyor, herkes gezgin, destekliyorum da. Ama okurken haz alınan şeyler birbirinden ayrılmaya başlıyor. Bunu okur da fark ediyor zaten. Ben daha çok insan gözlemleri, şehir gözlemleri ve duygu yansıtan seyahat yazıları yazıyorum. Yani ben Hindistan’a gittiğimde çektiğim fotoğrafın altına Vikipedya’dan aldığım bilgiyi yazmıyorum. O an kimden ne öğrenmişsem, Hintli biriyle ne konuşmuşsam, ne hissetmişsem onu anlatıyorum insanlara ve his yazdığım için de yazılar çok okunuyor, ben de bundan çok mutlu oluyorum.


G.G. Sosyal medyadan da takip ettiğim üzere sık sık şehir, hatta ülke değiştiriyorsunuz. Bunlar hep Hürriyet’in “git de yaz” dediği yerler mi, yoksa belirli sponsorlarınız var ve zaman zaman seyahat mi ediyorsunuz? Nasıl gelişiyor seyahat fikirleriniz?
B.A. Öncelikle şunu söyleyeyim, on beş yaşımdan beri seyahat ediyorum, son beş, hatta iki yıldır tanınıyorum ve bu on beş yılın on üç yılını ele alırsak ben seyahate bir ev parası harcadım, bir araba da değil! Dolayısıyla, bunu her yerde anlatıyorum “merhaba, ben blog açtım hadi beni Vietnam’a uçurun.” diye bir dünya yok. Bir sürü kriterin bir araya gelmesi gerekiyor. En çok sorulan soru “Sponsorları nasıl buluyorsunuz?” Benim çalıştığım birkaç tane seyahat sponsorum var. Onlarla da proje bazında iş birliği yapıyoruz. Örneğin Katar Airways benim uzun yol sponsorum, ikinci yılımıza girdik, Pronto Plus ile zaten proje yapıyorum; gastronomi turları. Nissan Türkiye ile de bir rehber kitap çıkartıyoruz. Bu proje sponsorları bana gökten zembille inmedi, ben gittim “benim böyle bir projem var, hedef kitlesi bu, varış noktası bu” diye anlattım. Bir tek Qatar Airways farklıydı, onların isteğiyle oldu. Böyle bir süreç var. Buna da birlikte karar veriyoruz. Öncelikle benim görmek istediğim rotalardan başlıyoruz. 'Yılın hangi mevsimi gidilmesi gerekiyor, çekim şartları neler?', gibi değerlendirmeler yapıyoruz. Mümkün olduğunca da ekonomik seyahat etmeye çalışıyorum çünkü ekonomik seyahat eden insanlara ilham vermek istiyorum. Zaman zaman lüks dokunuşlar oluyor sadece. Yani hostelde kalıp şehrin en iyi lokantasında yemek yemeye çalışıyorum mesela. Veya şehrin en lüks lokantasına gitmiyorum da iki masalı şef lokantası buluyorum. Tamamen şartlara göre değişiyor aslında.


G.G. Hiç yıllık izin alıyor musunuz tatile çıkmak için? =)
B.A. 2011 yılında kurumsal hayatı bıraktım. Reklam yazarlığı yapıyordum. Ama hep yapmak istediğim şey tam zamanlı seyahat etmekti ve bütün izinlerimi seyahatlerime göre planlıyordum. O zaman benim için 'izin' kavramı çok değerliydi, hala öyle. Maaşımı bir iki ay biriktirip uzun seyahat edeceksem bayramla birleştirmek gibi hepimizin yaptığını yapıyordum. O yüzden böyle gezginlere çok büyük saygı duyuyorum. İzmir'de Reyhan Pastanesi vardır, orada İzmirli hanımefendilerimiz sabahtan akşama kadar otururlar. Ben de çok özenirdim onlara. "İşi bırakayım buraya geleceğim ve bir buçuk gün hiç kalkmadan oturacağım!" derdim. Sonra kurumsal işi bıraktım ve çok yoğun çalışma temposuna girdim. Sonra bir gün,  dört ay geçti aradan, toplantıdan çıktım ve öbürüne yetişmem gerekiyor, arabam otoparkta derken kafamı bir çevirdim ve Reyhan Pastanesi ile göz göze geldim. Dedim ki "ben burada oturacaktım!" Yani ben çalışmak zorundayım, kurumsal hayat gibi düzenli maaşın yatmıyor.  Sorunun tam cevabı oldu mu bilmiyorum ama yıllık iznim yok. Ama zaten benim hayat biçimim seyahat olduğu için çekimi erken bitirdiğimizde o gün benim için tatil oluyor.

G.G. Artık tanınmış ve oldukça birikim yapmış bir gezginsiniz. Hiç TV programı teklifi almıyor musunuz? Sizi de bir “Gülhan’ın Galaksi Rehberi” tadında izlemek keyifli olabilirdi...
B.A. Bilmem ki? İş oralara daha gelmedi herhalde. İstiyorum tabi ki, çok istiyorum bir seyahat programı yapmak. Aslında bir demo çekimi yapacağız Haziran başında. Yapımcı şirket belli. Bilmiyorum demo çekimi başarılı geçecek mi, ne olacak sonucu... Olursa şahane olur, olmazsa da yazarak hayatımı devam ettireceğim. (Gülüyoruz ve tüm yetkili mercilere buradan seslendiğimizi beyan ediyoruz!)

G.G Sosyal medya ve blog envailiğine baktığımızda birçok seyahat yazarı bulunuyor. Sizce sizi farklı kılan neydi/nedir? 
B.A. Bana sözüne çok değer verdiğim birisi şöyle söyledi "sen kalbinle yazıyorsun, en büyük fark bu". Duygu karıştırıyorum içine herhalde, öyle düşünüyorum... Konuşur gibi yazıyorum, 'kim ne düşünür' diye düşünmüyorum, bir şeye üzüldüysem içimi döküyorum, sevindiğim bir şey varsa onu da paylaşıyorum. Yani bir 'günlük' gibi kullanıyorum Instagram'ı. Takipçi sayım bir yılda iki katına çıktı ve bunda samimi olmanın büyük önemi var diye düşünüyorum. Beni bilenler biliyor, tanıyanlar böyle seviyor. Böyleyim ben yani. =) 



G.G Bir seyahat yazısının olmazsa olmazları nelerdir?
B.A. Seyahat bloglarında ilk zamanlar, ulus olarak yeni seyahat etmeye başlamıştık, Barselona yazarken Barselona'nın tamamını yazıyorduk. Artık çok seyahat ediyoruz ve içinde nokta atışlar yoksa genel bir Barselona yazısı insanların ilgisini çekmiyor. Tümden geldik, tüme varmamız gerekiyor. Nedir? Küçük küçük parçaları birleştirmek gerekiyor. Küçük mahalleleri yazmak şu an çok revaçta. Mesela Türkiye'de Barselona'nın El Born Mahallesi'ni ilk yazan benim Treasure and Leisure dergisine. Öyle bir mahalle olduğunu bile bilmiyorduk. Şu an inanılmaz popüler. Benle ilgili değil ama Barselona'da çok popüler oldu, Türkiye'de de biliniyor. Şimdi Poblenou diye bir yeni mahalle var. Adı da 'yeni mahalle' demek. Tüm sanatçılar, tasarımcılar oraya taşınmaya başladı. Mahalle yazmayı çok seviyorum ben. Genel şehir zaten Four Square'de var. Artık orada yaşayanların neler yaptığı insanların ilgisini çekiyor. Lokalleşmek istiyoruz, kendimizi oraya ait hissetmek istiyoruz. Dolayısıyla bunun üzerine oynayan seyahat yazıları okunuyor artık. 

G.G. Henüz yeni bir etkinlik olan Urla Enginar Festival’i hakkında ne düşünüyorsunuz? Benzer birçok festivale tanık olduğunuzu düşünerek soruyorum...
B.A. Çok genç bir festival. Olacak. 'Olmuş' diye bir şey yok, zaten bir şeyi sonlandırmanın başını getirmek olarak algılıyorum ben onu. Festival için de geçerli. Tabi ki aksaklıklar var ama dünyanın farklı ülkelerinden şeflerin gelmesi, o insanların alınması, transferleri, stantların kurulması, bir Egeli kadının evinde bütün özeniyle yaptığı yemekleri burada satması, enginara yeni yorumlar katması bana çok değerli geliyor. Çok daha iyi olacak. Demin sahnede de onu söyledim, dünyanın en küçük köylerinin, kasabalarının minicik bir festival fikriyle yüz binlerin oraya aktığını gördüm. Torino'daki 'Çikolata Festivali', İspanya'daki 'Domates Festivali' gibi... İnşallah 'Urla Enginar Festivali' de Ege için böyle bir festival olacak. "Think Global, Act Local" diye bir söz var, çok seviyorum. Local restoranların da yerel olması ve Urla'da olması ve benim onun ayağına gitmem çok daha değerli.  

G.G. Gökçen Gökyer Blog’un Bahar Akıncı takipçi ve okuyucularına iletmemi istedikleriniz nelerdir?
M.Y. Ben özellikle 20 yaşın üzerindeki kadınlara ilham vermek için yazı yazıyorum aslında. Seyahat etmeleri, dünyayı görmeleri, farklı kültürler, farklı insanlar tanımaları için, kendilerini bulmaları için... Kadınlar değişirse dünya değişecek. Bu yüzden ne kadar kadına ilham verebilirsem, ne kadar kadının sorusuna seyahatle ilgili derman olabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Seyahat etmeye ve bunun için imkan yaratmaya, hatta bunun için çalışmaya devam etsinler. 



Sevgili Bahar Akıncı'ya çok teşekkür ediyor, Seyahatlerine dahil olabileceğimiz turlar diliyorum!

Çok Sevgiler!


Üçüncüsü düzenlenen ve benim yarı memleketim olmasına rağmen yeni nail olabildiğim Urla Enginar Festivali'nin şaşaasını duymayan kalmamıştır sanıyorum ki. Hem basın bültenlerinden, hem tv programlarından, hem sosyal medyadan, hem de seyahat acentalarından...

Ben de katılamayanlar için genel bir derleme hazırladım. Festival ile birleştirdiğim Sevgili Bahar Akıncı röportajım ise ayrı bir post olacak. Takipte kalın!



Gelelim Urla Enginar Festivali'ne...

Urla Belediyesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Ekonomik Üniversitesi öncülüğünde oluşturulan etkinlik, neredeyse bir üniversite şenliği tadında hazırlanmış. Urla'yı kampüs alanı sayarsak, birçok noktada devam eden canlı müzik, dans gösterileri, ünlü aşçı ve isimlerle workshop'lar, ana merkez olan Cumhuriyet Meydanı'nda gün boyu açık kalan yiyecek standları ve hediyelik eşya pazarları... Tüm şehir üç gün boyunca bu tattaydı. 

Bunun yanında son zamanlarda açılmış olan birçok kaliteli mekan da açık alandaki oturma alanlarıyla festivale eşlik etti. Alaçatı çok yakında turistik popülaritesini Urla'ya kaptıracak gibi geldi bana. 

Aslında sizlere uzun uzun festivali anlatmayacağım. Bunun yerine "neden bu festivale gelmeli?"yi maddelemek istiyorum kısa kısa ve hemen başlıyorum.

1. Enginar Cenneti
Enginarın her cinsinden istediğiniz kadar alarak evinize götürebilir, kendi tariflerinizi uygulayabilirsiniz. Hem gözünüz hem de karnınız epey bir doyacak!




2. Yiyecek Stantları 
Hiç aç kalmayacaksınız. Özellikle sağlık açısından birçok kritik yararı olduğu söylenen enginardan yapılabilecekleri görünce mutfak vizyonunuzun oldukça genişleyeceğine eminim. Benim öyle oldu en azından! 






3. Sokak Konserleri, Workshop'lar, Şovlar
Gün boyu şehirde müzik hiç susmuyor. Birçok noktada aynı anda devam eden konserler, DJ performansları, arta kalan boşluklarda konuşlanan sokak müzisyenleri, darbukası ve dansçı teyzeleriyle müzik yapan Romenler ve eğlenmek için kendi müziğini açan stantlar... Lokal dans ve tiyatro gösterileri... Sürekli bir tebessüm halinde ve hafif ritmik adımlarda olmanız çok olası. Bunun yanında yemek ve sağlık üstüne çeşitli workshop ve oturumlar ile de canlı TV programı tadı alabilirsiniz...








4. İzmir Marşı
Atatürk ve Cumhuriyet sevgisini, İzmir Marşı ile dolu dolu, damarlarına kadar yaşayan ve yaşatan bir şehirde, sıradan bir vatandaş olarak dolaşmak kadar özgürce bir his yok diye düşünüyorum.



5 Medeniyet Ruhu
"Üç günlük festivalde mi göreceğiz medeniyeti?" demeyin. Gerçekten somut olarak fark edebiliyorsunuz. Size yanlışlıkla çarpan birisinin dilediği özür, yol istemenin nezaketi, hızlı adımlarla ilerlerken bile duyulan müzikle dans edilebilmesi, havanın da sıcaklığıyla herkesin yazlık modda giyimi ve hiç kimsenin bunu yadırgayacak ne bir bakışı ne de hareketi, eğlenen insanların oturan insanları yalnızca memnun etmesi, gibi gibi gibi... O kadar özlemişiz ki... İster ünlü, ister siyasi, ister gazeteci... Herkesin tüm festivale katılanlar gibi yalnızca sıradan bir vatandaş olarak eğlenmesi...





6. Yerel Ekonominin Kalkınması, Örnek Olması, Ev Kadınlarının İş gücü
Para kazanmak güzeldir. Ama bunun için gerçekten çalışmışsan ve hak ederek kazanmışsan anlamlıdır. Ev  kadınlarının ürettiği yiyecekler başta olmak üzere tüm ürünlerin hem lezzeti hem kalitesi başka, hem de karşılığını ödediğinde karşında gördüğün yüzlerdeki gururlu ifade paha biçilemez.


 

Ben tüm festival boyunca mutlu ve gözlerim dolu dolu dolaştım. Ankara'ya dönerken de yanımda bolca enginar taşıdım. =)

Aynı yazıyı başka birçok şehir festivaline birebir uyarlayabilmek dileğiyle ve bir sonraki festivalde karşılaşmak üzere.

Sevgiyle...

More

Bu Blogda Ara

Translate

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı