Uzun zamandan sonra ilk kez "şu yaz bir dizi olsa da takip etsek şöyle" diyerek televizyonu açtığımızda bize cevap niteliğinde olmuştu "Kalbim Ege'de Kaldı." Komedi dizilerine hasret kalmıştık zira uzun zamandır. Gündemin derdi ayrı, kişisel problemlerimiz ayrı derken, "bari şu izlediğimiz diziler biraz eğlence katsın şu hayatımıza" ümidindeydik.
Yayın Kurulu üyesi olduğum ve ODTÜ Mezunları Derneği'nin 50. Yıl Kutlama Komitesi üyesi olarak yürüttüğüm ODTÜ'lüler Bülteni'nin 50. Yıl Köşesi'nde Eylül sayısında Felsefe Kulübü sorumlusu Yaman Örs ile röportaj var.
Entelektüellik bu kadar dibimizde. Peki ya sen nerede??
Gökçen Gökyer Blog'da yer alan her kişi değerlidir, her konuk mutlaka sevilmiştir. Ancak bazı konuklarım var ki yerleri bambaşka. Kimler mi? Kapımı kendi çalan misafirlerim!
Yine bir Gökçen Gökyer Blog’da
röportaj günü ve ben yine çok özel bir insanla tanışma şerefine nail oldum. Dev
Bağcan ailesinden Sevgili Sonat Bağcan ile çok keyifli bir röportaj
gerçekleştirdik.
Üstelik bu sefer çok daha keyifli
bir ortam yakalayarak, tam bir kahve sohbeti yaşadık yağmurlu Ankara akşamında.
Gökçen Gökyer (@gokcengokyer)'in paylaştığı bir gönderi ()
Hem aynı şehirde yaşıyor olmamız,
hem de Aurora Sports’tan (Tık Tık) spor arkadaşı olmamız (ki bunu Maryana
vesilesiyle öğrenmiş oldum), röportajı aceleye gelmeden, tüm yeni albüm yoğunluğunu atlattıktan sonra keyifle gerçekleştirmemize olanak
sağladı.
İyi ki de öyle olmuş. Saatlerin
nasıl geçtiğini anlamadığımız, kaydı kapattıktan sonra da uzunca bir süre
lafımızı sonlandıramadığımız çok hoş bir buluşma oldu. Hem çok naif, hem çok
samimi, hem de oldukça dolu biri olması ile uzunca süredir yaşadığım kültürel
boşluktan sonra (Tık Tık) ruhuma çok iyi geldi açıkçası.
Lafı fazla uzatmıyorum, kahveleriniz hazırsa buyurun sohbetimize başlayalım!
G.G. 90’lı (96) yıllarda çıkış
yaptıktan sonra albüm epey geç geldi. Neden ara verdiniz? 90’larda Türkiye’de
müzik sektörü yeni gelişmekte olduğu için çıkış yapan sanatçılar daha
kıymetliydi aslında, o popülariteden neden geri çektiniz kendinizi?
S.B. Aslında birkaç radyo
programına katıldığımda programcılar benim şarkılarımın hepsini ezbere
biliyorlardı ve başucu cd’si olduğunu söylediler ve hatta o zamanlar
şarkılarımla ve yaşamımla ilgili anlattığım şeyleri hatırlıyorlardı. Ben bunun
farkında değildim. Aslında “Nereye Gidiyorsun” şarkısı çok popüler olmuş ve ben
bunun yeni farkına varıyorum. O zamanlar için şöyle bir şeydi, çok aradığımı
bulamadım sanki. Bir de, hani hayat gücü denilen bir şey var ya, muhtemelen
hayatı da çok bilmiyordum. Kendimi güçsüz hissetmiş olabilirim. Bir de üstüne
aşık oldum, kocamı buldum ve geri dönüş yaptım Ankara’ya. (Tamam, şimdi cevabı
aldım diyorum, gülüyoruz.) Ama şöyle de değildi, kocam ‘müzik yapamazsın’ gibi
bir şey de demedi ve her zaman bana destek vermiştir. Ben çektim kendimi. Ama o
sırada hayatımda yine de müzik vardı, arada küçük konserler veriyordum,
kardeşlerimle de bir şeyler yapıyorduk, örneğin küçük kardeşimle mantra müziği
yapıyorduk. (Bu konuyla ilgili de az sonra sorum olacak diye not düşüyorum.)
Geride kalmadım ama çok görünürde değildim.
G.G. Beklentimi karşılamayan dediğiniz
durum ne açıdan?
S.B. Sektörle ilgili aslında. O zaman
şimdiki gibi değildi. Şimdi istediğin zaman bir ürün yaratıyorsun ve internet
ortamına koyuyorsun, özgürsün. Ama o zamanlar sistemin içindeyken, o sisteme
uygun şeyler isteniyordu senden. Benim yaptığım şey öyle ya da böyle sisteme
uygun bir şey değildi. (Ne açıdan diye merak ediyorum, açıklıyor…) Mesela,
babamın beste ve sözlerini seslendirdim, “yarın çok güzel olmalıyım anne” diye
bir şarkım vardı. Orada anlatılan şey bir genç kızın ilk aşkını yaşaması ve
anne-babayla bunu paylaşamaması. Şimdi paylaşılabiliyor. Bu gibi şeylerden
bahsediyorduk, biraz sistemin dışında bir albümdü. Yine de özgürdüm ve
şanslıydım, halam Selda Bağcan’ın yapım şirketinden çıkardım albümümü. Ama
katıldığım televizyon programları, röportajlar vb seni başka bir yöne
yönlendiriyor ve ben kendimi orada özgür hissetmedim. Herhalde öyle bir şeydi.
G.G. Müziğe ara verdiğiniz
yıllarda yaşadığınız bir nevi içsel yolculuk var ve bunun vesilesiyle ortaya
çıkmış bir ninni albümü… Bu süreci anlatabilir misiniz nasıl gelişti?
S.B. Belki de özgürce
yaratamadığım için, bu farkına varmaksızın sende bir huzursuzluk ve mutsuzluk
yaratıyor-muş. -Muş çünkü bunu yaşamın içerisindeyken fark etmiyorsun.
Evlatlarım; iki oğlum da büyüdükten sonra bir boşluk yaşadım. Annelikle ilgili
çocukların sana ihtiyaç duyduğu dönem içerisinde evet, ama o onların artık sana
ihtiyacı olmadığı dönemdi işte o soru başlıyor. Bu boşluk da “bu yaşamdaki
yerim nedir?” sorusuna götürüyor. Yani ben niye geldim? Buradaki görevim, benim
yapmam gereken bir şey var mı? O sorgulama sırasında ben yogayla tanıştım. Yoga
yapmaya başlayınca bu sorular daha da netleşti. Yoga hayat penceremi
değiştirdi. O sorulara net cevaplar bulmaya başladım. Ninni albümü de benim hiç
tasarladığım bir şey değildi. Geçmişte bana ‘ninni albümü yapacaksın’ deseler
gülerek bakardım. Ama bir yoga hocamın çocuğu oldu. Amerika’da yaşıyordu o
zamanlar. Ona bir hediye göndermek istedim ve bir ninni çıktı. (Bu arada
sesiniz çok yakışmış ninniye diye ekliyorum.)Ben de daha alto, tok bir sesim
olsun isterdim ama yumuşak bir sesim var, bu ses niye bana emanet edilmiş
derdim, meğer ninniler içinmiş. Yani aslında, bu sesin frekansı ninniler için’e
geldi konu. Hayatım boyunca da bilgi topladım yogadan, kendi mesleğim diş
hekimliğinden, Yeditepe Üniversitesi’nden aldığım bilinçli hipnoz
tekniklerinden, bir sürü okuduğum kitaplardan, aldığım eğitimlerden. Tüm
bunların sonucunda da bilinçaltımın annemin karnındayken bile nasıl kayıt
yaptığıyla ilgili bilgilenince ve kültürümüzde de “aman çocuğum dur, hızlı
koşma düşersin” diye kültürün içinde koşmayan bireyler yarattığımızı, yerinde
sayan bireyler yarattığımızı fark edince – kendim de dâhil olmak üzere –
içimizdeki çocuklara ve çocukların bilinçaltlarına onları özgür bireyler
olduklarını farkına vardıracak sözlerle ninniler, besteler kendiliğinden geldi.
Öyle çıktı ninni albümü. “Sen özgür ruh, sen güçlü ruh, huzur, barış sendedir”,
“dene, yanılsan da vazgeçme basamak taşların onlar, seni sen yapacak onlar”.
(Hafifçe mırıldanıyor o yumuşacık sesiyle, alkışlıyorum ister istemez bu küçük
kupleyi söylediğinde) Melodileri de tasarlamadım kendisi geldi. Sözlerin ikisi
kardeşim Seda’ya ait, gerisi bana ait. Seneler boyunca da dinlenilecek bir
albüm oldu.
G.G. “Müziğin bedendeki hücrelere
verdiği şifa” demişsiniz. Bir nevi “müzik ruhun gıdasıdır” tadında bir yorum
mu, yoksa ruhsal tedavi yöntemlerine yeni bir bakış açısı mı kastettiğiniz?
S.B. Müzik zaten bir frekans. En
azından kendimizden bakalım, bazen bir şey dinliyoruz birden moralimiz düşüyor.
Bunu bizi düşürecek bir müzikle mi, yükseltecek müzikle dinleyerek mi
yapılandırabiliriz bedenimizi? Seni düşürecek müziği dinleme demiyorum. Çünkü
bazen hüzne de ihtiyacımız oluyor. Ama hüznü çok düşüren değil de, kendi içsel
farkındalığına götürecek bir hüznün olması gerekiyor. Bir de %70’in su, Japon
bilim adamı Dr. Masaru Emoto’nun bir çalışmasında suya sözcükler söyleniyor ve
kristalize yapısı mikroskobik olarak inceleniyor. Kötü söz söylenmiş ya da
yapıştırılmış su kristallarinde karışık kristalleşme olurken, güzel sözlerin
söylendiği ya da yapıştırıldığı su kristallerinde daha düzgün kristalleşme
oluyor. Bunun bilimsel olarak da bir kanıtı var en azından. Dolayısıyla müzik
bir şifa.
G.G. Yeni albümünüzden bahsedelim
bir de. Hem yeni şarkılar var hem de 90’lı yıllardaki şarkınızın cover’ı.
İlginç bir hikâyesi var demiştiniz buluştuğumuzda?
S.B. Bir gün halam (Selda Bağcan)
Ankara’ya konsere geldi, ertesi gün bizde yemek yiyoruz. Dedi ki bana ‘senin bu
albümün çok güzel bir albümdü, o zaman doğan çocuklar şimdi 20’li yaşlarında ve
bu albümden haberleri yok ben buna çıkaracağım’. ‘Aman hala boşver’ dedim. ‘Hayır
getir sırayı yapacağım’ dedi ve yaptı kendisi. Ondan sonra da, ‘bana bir
fotoğraf çektir sen’ dedi. Ben de tamam dedim ama ciddiye almadım. Ondan sonra
da gerçekten aşkı anlatmak istedim. Yani dünya bir aşk olsa nasıl olabilir? Ve
yaratana âşık olsak ve yaratana aşk olsak, nasıl olabilir? Bunu son derece sade
sözlerle ve saf bir şekilde anlatmak istedim. Bu Yunanca bir eser aslında ve
ben bu esere takıldım. Yine aynı şekilde gittim bahçeye, kâğıdı kalemi aldım,
sözleri yazdım kalktım. Sonra halama, ‘o zaman yeni bir şarkı koyalım’ dedim ve
bu “Nefesim Senle”yi çalıştım. Sonra halam dedi ki, ‘sen benim söylediğim “O
Günler” şarkısını çok güzel söylersin, bunu da koyalım’. ‘Hayır halacım
koymayalım’ dedim, ‘hayır konacak’ dedi. (Gülüyoruz) Onu da koyduk ve hiç
aklımda olmayan bir şekilde “Nefesim Senle” albümü çıktı. Yeni ve eskinin
harmanlandığı bir albüm oldu.
G.G. İlk klip de bu şarkıya geldi…
S.B. Klibim çok güzel oldu. Cem Hamdi
Kaya’yla buluştuk. Onunla Instagram aracılığıyla tanıştık. Menajerim ve sosyal
medya yöneticim Özge Şengül önerdi. Çalışmalarına baktım ve ruhu çok hoşuma
gitti. Sonra buluştuk ve Eylül ayında Ağva’da 8-9 kişilik ekiple günün nasıl
geçtiğini anlamadığımız muhteşem bir klip çekimi yaptık. Öğlen yemek yemeyi
unuttuk. Sonra, gelinliğimi giydim klipte (şaşırıyorum, açıklıyor) Beyaz bir
kıyafet bulamıyordum, orda aklıma geldi ve denediğimde hala içine girebildiğimi
görünce onu giymek istedim. (Aslında albümün de mantığına uymuş, geçmiş ve
bugünü harmanladığı için gelinliği kullanmak da bir nevi tematik olarak uymuş,
diye yorumluyorum, bu fikri çok seviyor ve onaylıyor) Sen söyleyince giydiğim
her kıyafet bir anı ve üzerine yeni bir şey ekleyerek kullandım, bir tane
giydiğim kıyafet de yeni. Geçmişle bugünü harmanlamışım farkında olmadan.
G.G. “Nereye Gidiyorsun?” şarkısına da
klip gelecek mi tekrar?
S.B. Armagedon Türk, Orkun Tunç ile
çektik. Onunla buluşmamız da çok ilginç oldu. Ben bu albümde bir niyet koydum
ve niyetime uygun insanlarla bir anda buluştuk. PR için görüşme yaparken
İstanbul’da Ada Stüdyosu’nda kayıt yaptığım yerde Orkun’dan bahsettiler ve
aradım, anlaştık. Sonra görüştüğüm kişiler akşam eve gidiyorlar ayrı ayrı,
meğer onlar sevgiliymiş. Yine aşk yani. Remix de çok içime sinen bir çalışma
oldu. Ankara’da Siyah Beyaz Sanat Galerisi bize sponsor oldu ve orada sergisi
bulunan İtalyan sanatçı kullanmamıza izin verdi ve klibimizi çektik. Her şey
hazır bir, bir buçuk ay sonra inşallah yayına girecek.
Ankaralı kişilerle çalıştım
aslında tüm albümü çıkarırken. Tüm hazırlığımızı da Ankara’da yaptık.
G.G. Halanız Selda Bağcan, kız
kardeşiniz Serenad Bağcan, babanız Savaş Bağcan, Amcanız Sezer Bağcan… Yeni
albümünüzde özellikle herkesin bir katkısı olmuş. Bu süreçler nasıl ilerliyor
müzik hayatınızda. Yeni bir projeye başlarken talep mi götürüyorsunuz, yoksa onlardan
mı talep geliyor, nasıl bir ortaklık oluyor?
S.B. Amcalarım, Sezer Bağcan,
Serter Bağcan, halam Selda Bağcan, babam Savaş Bağcan… Şimdi Gökçen’cim bunlar
çok leb-i derya insanlar, çok başka kafalar. Onların her zaman eserleri var,
her zaman yaratıyorlar aslında. Biz o yaratımların içinden seçiyoruz. Mesela
kardeşim Serenad şimdi albüm yapıyor ve babamın yıllar önce yaptığı
şarkılarından seçerek seslendiriyor. Ama mesela Sezer Amcam da istediğimiz
zaman bizim için beste yapıyor, yani karışık oluyor. Kendi besteleri var, bize
isteyince bize de yapıyorlar, biz kendimiz de yapıyoruz. (Çok ekonomikmiş diye
gülüyorum, onaylıyor.) Yunanca parçanın telif hakkını alırken ne kadar ekonomik
olduğunu anladım. (Gülüyoruz yine)
G.G. Ailenin ortak yanı müzik
olsa da her birinizin farklı bir tarzı var. Selda Bağcan daha çok Türk Halk
Müziği ve Anadolu Rock, kardeşiniz Serenad Bağcan daha çok batı müziği,Seda Bağcan ise Mantra müziğin ülkemizdeki
temsilcisi ve siz de daha çok pop alanındasınız. Bu yönlenme, bu çeşitlilik
nasıl oldu?
S.B. İlk albümü büyüklerimden
sonra çıkaran benim aslında. Serenad’ın hikayesi de değişiktir. Devlet Çok
Sesli Korosu sanatçısıydı ve bir gün Nazım Hikmet Oratoryosu’nda solistin geç
kalmasıyla şef diyor ki, bizden birisi var gelsin söylesin. Fazıl (Say) da
dinliyor ve çok beğeniyor. Ondan sonra ‘Metin Altıok için bir eser var
seslendirir misin?’ diyor, Serenad gidiyor ve eseri seslendirirken, Fazıl ‘neden
biz bir albüm yapmıyoruz?’ diyor ve böylece albüm yapıyorlar. Çok hızlı
gelişti. Seda da Almanya’da yaşıyordu ve yogayla ilgili çalışmalar yaparken
mantralarla karşılaşıyor ve onu çok etkiliyor. Sonra bu mantraları bizim
melodilerimize uygun nasıl yapabilirim derken bu albümü çıkarmaya karar
veriyor. Seda bu albümü çıkarmaya karar verdiği zaman –bu arada Türkiye’nin ilk
mantra müzikçisi- biz aile olarak çok dalga geçtik. Bizim ailenin de böyle bir
tarafı var. Geçen halam da söyledi, ‘size laf geçiremiyorum, burnunuzun dikine
gidiyorsunuz’ diye. Öyleyiz gerçekten. Albümünü çıkardı ve geçen sene Grammy
Müzik Ödülleri’ne New Age tarzında aday adayı oldu. Gitarro şirketiyle
çalışıyor ve onlar Seda’yı önerdiler. (Böyle konuların gündeme fazla gelememiş
olması ne kadar üzücü bir durum ülkemizde diyorum, katılıyor) Buradan da hayat
bizi bir şekilde başka başka yönlere götürdü. Ama şu var, biz iki senedir arada
konserler veriyoruz ve acayip bir şey çıkıyor bizden. (Mesut Yar’ın programına
katıldıklarında dinlediğimi ve ne kadar uyumlu olduklarını düşündüğümü
söylüyorum) Gökkuşağı gibi hepimizden bir şeyler çıktı. Bakalım, halamla da bir
şeyler yapabiliriz, sürprizli projelerimiz de var. Önümüzdeki sene Serenad’ın
albümün çıkmasını bekliyoruz.
G.G. Gökçen Gökyer Blog takipçilerine
iletmemi istediğiniz mesajınız var mı?
S.B. Hayatı aşkla yaşıyorlar mı?
Hayatları doyumlu mu? Ve hayat onlar için anlamlı mı? Bu soruları sormalarını
isterim kendilerine. Eğer bunları hayatlarında hissetmiyorlarsa, bunun için bir
çaba göstermelerini isterim. Böyle bir şey demek geldi içimden. Gökçen’i de
takip edin büyülü bir kadın, derim. (Utanarak teşekkür ediyorum, üsteliyor.)
Bunu gerçekten söylüyorum, çok ince noktaları görünmeyen noktaları alanın
okuyor ve gösteriyor. Çok güzeldi gerçekten, teşekkür ediyorum.
Sevgili Sonat Bağcan'a tekrar çok teşekkür ediyor, röportajımızı söz verdiğim üzere yepyeni albümü "Nefesim Senle"nin aynı zamanda ismini aldığı parçası ile noktalıyorum.
Çok Sevgiler!
Gökçen Gökyer Blog'da dopdolu bir aya daha başlıyoruz, hem de kiminle dersiniz?! O çok sevdiğim, şarkılarıyla beni benden alan ve Türkiye'ye geleceğini önceden duyurduğum dünyaca ünlü flamenko-caz sanatçısı Buika ile!!
Küçükken hafta sonu keyiflerimiz ayrı olurdu. Bizde genelde annemle abim sabahları uyurken biz babamla çoktan kalkmış tv karşısında olurduk. Kahvaltının hazır olmasına daha olurdu çünkü. O zamanlar izlediğimiz programlardan biriydi "Küçük Şeyler". O anlattıkça kendimize dersler çıkarır, mizahi diliyle yüzümüde oluşturduğu tebessümü kahvaltı soframıza taşırdık.
Eskiden daha mı nitelikli programlar olurdu diye daha çok tv izlerdik, yoksa artık az tv izlediğimiz için mi nitelikli program göremez olduk bilemiyorum. Belki de biliyorum. Cevabından kaçıyorum.
Kelimelerime tercüman olacağını bildiğim için, lafı fazla uzatmadan Saygıdeğer Prof. Dr. Üstün Dökmen ile keyifli röportajımıza geçiyorum.
ODTÜ'lüler Bülteni Yayın Kurulu'nun bana kazandırdığı birçok değer ve dostluklardan biri de şüphesiz ki Şule Hocam... Gün geçmiyor ki birbirimiz adına yeni özellikler öğrenelim, yeni yakınlıklar kuralım. Yayın Kurulunda 2. yılına girdiğim bu dönemde, yaşın ve mesafenin ortadan kalktığı çok sıcak bir ortama sahip olması sebebiyle, her hafta yapmakta olduğumuz eğlenceli ve entellektüel yemekli toplantılarımızı iple çeker durumdayız. Özellikle toplantılarımızı yapmakta olduğumuz Odtü Mezunlar Derneği Vişnelik Tesisi'nde yaz boyu -Ankara'nın en güzel manzarasına hakim olduğuna inandığım- havuz başı toplantılarımız, Ankara'da yaz mevsiminin keyfine vardığım tek zamanlar oldu diyebilirim sanırım.
İşte böyle keyifli kurulun keyifli insanlarından birisi olan Şule Şahin'in de, her geçen gün hayranlıkla keşfettiğim özelliklerinden birisi de yazarlığı oldu. Üstelik kendisi Türkiye'nin ilk 'Psikolojik Kadın Polisiyesi Romanı' yazarı... Kopmuş İp, Kocama Tuzak Kurdum ve son olarak Kırmızı Kadifenin Sırrı... Raflarda henüz yeni yerini alan kitabı çoktan okunmaya ve paylaşılmaya başlandı bile...
"Pokemon Go" çılgınlığı tüm dünyada son sürat devam ederken, farklı varyasyonları da oluşmaya başlamış. Ben henüz oyunun ne olduğuna dahi kanalize olamamışken, yeni geliştirdikleri konsept ile kapımı çalan Sevgili M3 Works ile Gökçen Gökyer Blog da yeni trend'den nasibini almış oldu.
Medyadan ve çevremizden az çok bilgi sahibi olduğumuz oyun için, M3 Works ekibi, şimdi de organizasyonlar için bir oyun geliştirmiş. Üstelik bu seferki sanal değil gerçekmiş!
Yeni başlayanlar ve çoktan kendini bu tufana kaptırmış olanlar için M3 Works ile keyifli bir röportaj blogda...
G.G.Bir anda tüm dünyayı saran, zaman zaman dünya
gündeminden rol çalan bir Pokemon çılgınlığı başladı. Öncelikle buradan
başlayalım istiyorum. Nedir “Pokemon Go” oyunu yeni başlayanlar için? (kural,
konsept, vs)
Pokemon Go yeni nesil bir mobil oyun. Artırılmış gerçeklik
tabanlı olarak sunulması hepimizin ilgisini çekti tabi. Nedir artırılmış
gerçeklik? Gerçek dünya ile etkileşimli olan demek. Pokemon avlamak için
evinizden çıkmanız, dolaşmanız gerek ve bunu gerçek dünyada yürürken,
telefonunuzdaki haritadan takip ederek yapıyorsunuz. Üstelik Pokemon’lar en çok
bildiğiniz yerlerde karşınıza çıkıyor: Heykellerde, parklarda, sokaklarda,
komşunuzda hatta bahçenizde :)
G.G. İşin tehlike boyutundan
bahsediliyor bir de… Sizce var mıdır/nelerdir?
Geçen bir arkadaşım anlattı: Teşvikiye karakolunun orada bir
Pokemon kıstırmış. Yakalamak için ekrandaki topu tutup sanal Pokemon üstüne
fırlatmanız gerekiyor. E tabi haliyle karakola doğru telefonunu sallayan adamı
polis memurları pek hoş karşılamamış. Önce fotoğraf çektiğini sanıp ayaküstü
sorgulamışlar. İşin oyun olduğunu anlatması zaman almış haliyle :)
Bunun gibi eğlenceli bitmeyebilir tabi her deneyim. Gençler
ellerinde telefonlarla gerçek yollarda yürüyor ve konsantrasyonları o küçücük
ekranlarda oluyor. Umarım bu tehlikeleri bertaraf etmek için yazılım
geliştirmeleri olumlu yönde bir ilerleme kaydeder.
G.G. Sizin çalışmanızın farkı nedir?
Bizim iki türlü çalışmamız var. Biri analog, diğeri dijital.
Analog olanda artırılmış gerçekliği daha da artırarak direkt gerçeklik
yapıyoruz :) Yani organizasyonunda yer aldığımız şirket çalışanları etrafta
gerçekten Pokemon alıyor ve bulduklarında gerçek -aslında oyuncak- Poketoplarını
Pokemon’lara fırlatarak yakalamaya çalışıyor. Tüm katılımcıların toplandığı
Gym’lerde ise Pokemon’larını gerçek ortamda savaştırmak mümkün oluyor.
Dijital versiyon ise Pokemon Go’ya daha yakın. Yine
telefonlarınızla Pokemon kovalıyorsunuz. Ama bu sefer takım olarak!
G.G. “Sanal değil, gerçek” kısmını açabilir miyiz? Gerçek! Etrafta fiziksel olarak varolan Pokestop’lar,
Poketopları, Pokemon’lar oluyor ve bunları yakaladığınızda gerçekten
kazanıyorsunuz. Harika değil mi?
G.G. Şirket olmanın getirisi nedir peki? (sosyallik, ödül,
prestij vs)
Şirket olarak bu oyunlarımıza katıldığınızda çalışanlar
birlikte kaliteli vakit geçirmiş oluyorlar. Takım çalışması, motivasyon, takım
ruhu, konsantrasyon gibi değerlerin kazanımının yanı sıra eğlenerek iş
hayatının stresinden de bir nebze kurtulmuş oluyorlar.
G.G. Takımlarınız oluşmaya başladı mı? Geri dönüşler nasıl
geliyor?
Takımlarımız her ay farklı organizasyonlarda bir araya
geliyorlar ve çok eğleniyoruz! Böyle popüler bir uygulamanın takım çalışması ve
motivasyon gibi olumlu amaçlar için kullanılmasına yardımcı olmaktan dolayı
gayet keyifliyiz :)
M3 Works ekibine misafirliği için teşekkür ediyor, bol eğlenceler diliyorum. =)
Çok sevgiler
Çayyolu Life Dergisi'nin bu ayki "Gökçen Gökyer'in Gözünden" köşesinde çok değerli bir caz ustasını ağırlıyorum.
Bu hafta Uplifers'ta röportaj sıram. Dünyanın en eğlenceli insanlarından, aynı zamanda uzaktan kuzenim olan Yüksel Aksu ile gerçekleştirmiş olduğumuz keyifli söyleşi, şimdi de Uplifers Explore Up'ta.
Ne mutlu bana ki, takipçilerim ile genişlettiğim yakın çevrem, röportajlarım ile daha da nitelikli oluyor.. Belki röportajların çıkış noktaları başkadır, daha iş amaçlı ve hatta daha profesyonel düşüncelerledir...
Ne var ki, benim çıkış noktam, bazen de geldiğim nokta bambaşka olabiliyor çoğu seferinde...
Özenle seçilen, değerli isimlere yer vermeyi hedefleyen Gökçen Gökyer Blog'da, bir de dostane ve samimi duygular gelişiyor kendiliğinden..
Psikodrama hocam ve hayat koçum Sevgili Şule Şahin'in de dediği gibi: belki de 'hayatta hiçbir şey tesadüf değildir ve karşımıza çıkan insanları biz çağırıyoruz'dur. Enerjiler birbirini çeker neticesinde..
Anlayacağınız üzere, yeni röportaj kahramanım da tarif ettiğim duygu ve düşünceleri tekerrür ettirdi bünyeme yine. Oldukça naif, içten, samimi ve bir o kadar nitelikli bir ismi daha tanımış olmanın mutluluğuna nail oldum.
Sevgili Şelale Şehnaz Sam'ı Gökçen Gökyer Blog'a mutlulukla davet ediyorum...
Röportajlarımı okuyan kişilerin olumlu geri dönüşlerini almak gerçekten çok keyifli. Bir de bu röportajları gerçekleştirmenin bende başka, kimsenin bilemediği bir yeri var ki o ayrı keyifli.
Anlatmaya değer kişilerle bizzat tanışmak ve bir de kendi dilimden tanıtmak, her röportajda bambaşka dünyaları, bambaşka hayatları tanımak benim için her zaman başka bir deneyim oldu.
Gökçen Gökyer Blog röportajlarıma, bir de üyesi olduğum ODTÜ Mezunları Derneği 50. Yıl Kutlama Komitesi üzerinden gerçekleştirdiklerimi eklemiş oldum bu vesileyle. Yayın kurulu üyesi olduğum ODTÜ'lüler Bülteni'nde devam eden 50. Yıl Köşesi'ne katkıda bulunmak da bu yüzden ayrı keyif oluyor benim için.
Bu ayki röportaj da , Derneğin "01" numaralı üyesi ve derneğe uzun yıllar başkanlık yapmış kişisi Sayın Mahir Barutçu ile.
Kuruluşunun 50. yılını kutladığımız ODTÜ Mezunları Derneği'nin, Kutlama Komitesi üyesi olarak üstlendiğim, aynı zamanda Yayın Kurulu üyesi olduğum ODTÜ'lüler Bülteni'ndeki 50. Yıl Köşesi'nde yine bir röportaj var bu ay.
ODTÜ Mezunları Derneği'nin eski Yönetim Kurulu başkanlarından Sayın Süreyya Yücel Özden, bu ayki 50. Yıl Köşesi konuğumuz.
Bültene ulaşamayanlar için online sayı --> Tık tık
Kültür-sanat etkinliklerini takip etme sevdamı biliyorsunuz malum... En nihayetinde, sürekli peşinden koştuğum CerModern etkinlikleri gibi, çoğu etkinlikleri birinci elden duymanın huzurunu yaşar oldum.
Bunların bir yenisi de Gökçen Gökyer Blog'un yeni röportaj konuğu olarak belirdi kültür-sanat köşesinde. Türkiye'nin ilk Aşık Veysel Müzikali'nin ve kısa filminin yönetmeni, Sert Ünsüzler Prodüksiyon'un kurucusu, aynı zamanda da şiir yazarı Sevgili Numan Çakır, birçok televizyon programı ve gazetelere vermiş olduğu röportajlarının bir yenisini Gökçen Gökyer Blog ile paylaşmak istemiş.
Yazdığı, yönettiği ve aynı zamanda Aşık Veysel'in torunu Nazender Süzer'in danışmanlık ettiği Aşık Veysel Müzikali, hazırlandıkları yeni turne programı ve hikayesi üzerine SevgiliNuman Çakır, Gökçen Gökyer Blog'da, bizlerle...
Son zamanlarda hem dilimde hem kalemimde bir “içtenlik,
samimiyet” lafı var ya hani, kendime empoze ettiğim ve "hayattaki
beklentim" dediğim... Evren dedikleri şey sesimi duymuş olsa gerek ki karşıma artık böyle
insanlar çıkarır oldu… Röportajlarımda bile!…
Anlattıkça aşina olduğum, dinledikçe kendimi bulduğum bir
röportaj kahramanı oldu bu seferki Gökçen Gökyer Blog'un misafiri.
Herkese anlatmaya çalıştığım bir duruş var özellikle son zamanlarda sıklaşan: "samimiyet vardır
laubaliliğe kaçmayan, içtenlik vardır tüm hislerini kararında anlatan,
karşındakiyle paylaşım vardır kimsenin egosunu ortama katmayan…"
Yunus Günçe bahsettiğim Gökçen Gökyer Blog'un yeni konuğu...
Sosyal medyadan arkadaşım olduğu halde bir türlü buluşma fırsatımızın olmadığı Sevgili Bahar Akıncı ile yüz yüze görüşme fırsatı bulabildik en nihayetinde. Üstelik de manidar bir şekilde memleketimiz İzmir'de!
Gökçen Gökyer Blog'un röportaj konuklarını her zaman özenle seçmeye çalıştığı malumunuz... İlla ki merak edeceğimiz konuları, örnek alacağımız dokunuşları barındıyor olmalı doğasında soruları olacaksa eğer.
Bahar Akıncı'ya davet göndermek de kaçınılmaz olmuştu bu bağlamda hazır yollarımız buluşunca.
Çoğumuz onu zaten gerek sosyal medyadan, gerek Hürriyet Seyahat'ten, gerekse envai çeşit seyahat dergilerindeki yazılarından tanıyor ya da takip ediyoruz. Hafif bir yakınlık da duyuyoruz aslında. Zira, samimi ve sık paylaşımlarıyla sanki aramızdan biri gibi... Umarım bir de yüz yüze denk gelir, hoşsohbetini tadar, samimiyetin doğallık ile bileşimine, birikiminse mütevazılık ile çevrelenişine tanık olursunuz onun kişiliğinde siz de.
Urla Enginar Festivali'nde moderatörlüğünü yaptığı etkinlik sonrası buluştuk kendisiyle. Önce Beğendik Abi'de karın doyurduk, ardından Sanat Sokağı'nı turlayıp Avlu'da sohbete koyulduk.
Tüm merak ettiklerimi sordum, hem kendim, hem de sizler adına.
Gökçen Gökyer (@gokcengokyer)'in paylaştığı bir gönderi ()
G.G. Daha önce sizin bir sözünüzü
okumuştum, yazı yazarken hep o gelir aklıma: “Hiç kimse okumasa bile siz yazın, bir gün
mutlaka değer görür” diye...
B.A. O aslında şöyle bir şey. Beş yıl önce Hürriyet’e yazmaya başladığımda koşarak ve uçarak eve gittim. Babama “Baba ben
Hürriyet’ten teklif aldım, Hürriyet Ege’de yazmaya başlayacağım” dedim ve babam da baktı baktı ve dedi ki: “ben sana yazar olamazsın demedim, Cumhuriyet’te
yazamazsın dedim.” Sonra benim üzüldüğümü anlayınca da “Üzülme kızım kimse
okumazsa bile ben okurum.” dedi. Tabi ben orada daha da yıkıldım! Neyse ki sonra birçok
insana ulaştı yazılar ama hep onu söylüyorum, kimse okumazsa bile siz yazmaya
devam edin, bir gün birisi mutlaka okuyor. Kimse okumasa bile anneniz babanız okuyor. =)
G.G. Siz de sanıyorum ki bir blog
yazarak başladınız bu yolculuğa. Nasıl ilerledi hikaye sonra?
B.A. 2008 yılında ‘Dünyayı Gezen
Salyangoz’ adıyla bir blogla yazmaya başladım. Onun arkasından 2009’da Turkcell Blog
Ödülleri yarışmasında ikinci oldum. Sonra dergilerde yazmaya başladım. Travel and Leisure ilk dergi... ("Teklifler mi geliyordu, siz mi başvuruyordunuz?" diyorum, açıklıyor.) İlk olarak Turkcell Blog Ödülleri’nden buldular beni. Daha sonra oradaki
yazılarımı okuyan yayın yönetmeni “Marie Claire’de yazar mısın?” dedi orada
yazdım, sonra 2012’de de Hürriyet ile bir araya geldik; Deniz Sipahi, Ege Bölge
Temsilcisi ile. O da tesadüfen uçakta benim Marie Claire’de bir yazımı okumuş Nice’e giderken. Uçaktan inince beni aradı “Biz senin gibi bir kalem istiyoruz
bize yazar mısın?” diye. Benim çocukluk hayalimdi Hürriyet’te yazmak. Beş buçuk yaşımdayken 1 Mayıs'ta Hürriyet Çocuk Kulübü’ne resim yarışmasına gidiyorum. O gün hem benim doğum günüm hem de Hürriyet’in kuruluş yıl dönümü... Dedem benin doğum günüm olduğunu söyleyince onlar da “bizim de kuruluş yıl dönümümüz, bir kutlama
yapacağız siz de kalın” diyor, biz de kalıyoruz. Törende o dönemin genel yayın yönetmeni konuşma yapıyor ve beni kucağına alıyor, sıkıyor. Ben de o kadar çok yemişim ki o gün, üzerine kusuyorum! Yani böyle bir çocuğun Hürriyet’in kapısının önünden bile geçmemesi
gerekiyor normalde ama ilginç bir şekilde o günden beri Hürriyet’te yazar olmak
istedim. =) Böyle ilginç bir hikaye…
G.G. Peki hep seyahat mi başladı ve
seyahat gitti, yoksa zamanla mı evrildi?
B.A. Aslında ben metin yazarlığı
okudum üniversitede. Hayal gücümün geniş olduğunu düşünüyorum, tabi bu eğitimle
olan bir şey değil, içten gelen bir şey ama teknik geliştirebiliyorsunuz. Ben tekniği bildiğim için 'kozalak'la ilgili bile yazabiliyorum zorlanmadan.
Ağırlıklı olarak seyahat yazmayı tercih ediyorum ama seyahat yazılarım da artık
evrildi. Çünkü herkes seyahat yazıyor, herkes gezgin, destekliyorum da. Ama
okurken haz alınan şeyler birbirinden ayrılmaya başlıyor. Bunu okur da fark
ediyor zaten. Ben daha çok insan gözlemleri, şehir gözlemleri ve duygu yansıtan
seyahat yazıları yazıyorum. Yani ben Hindistan’a gittiğimde çektiğim fotoğrafın
altına Vikipedya’dan aldığım bilgiyi yazmıyorum. O an kimden ne öğrenmişsem, Hintli biriyle ne
konuşmuşsam, ne hissetmişsem onu anlatıyorum insanlara ve his yazdığım için de
yazılar çok okunuyor, ben de bundan çok mutlu oluyorum.
G.G. Sosyal medyadan da takip
ettiğim üzere sık sık şehir, hatta ülke değiştiriyorsunuz. Bunlar hep
Hürriyet’in “git de yaz” dediği yerler mi, yoksa belirli sponsorlarınız var ve
zaman zaman seyahat mi ediyorsunuz? Nasıl gelişiyor seyahat fikirleriniz?
B.A. Öncelikle şunu söyleyeyim,
on beş yaşımdan beri seyahat ediyorum, son beş, hatta iki yıldır tanınıyorum ve
bu on beş yılın on üç yılını ele alırsak ben seyahate bir ev parası harcadım, bir araba da değil! Dolayısıyla, bunu her yerde anlatıyorum “merhaba, ben blog açtım hadi beni Vietnam’a uçurun.” diye bir dünya yok. Bir sürü
kriterin bir araya gelmesi gerekiyor. En çok sorulan soru “Sponsorları nasıl
buluyorsunuz?” Benim çalıştığım birkaç tane seyahat sponsorum var. Onlarla da
proje bazında iş birliği yapıyoruz. Örneğin Katar Airways benim uzun yol
sponsorum, ikinci yılımıza girdik, Pronto Plus ile zaten proje yapıyorum; gastronomi turları. Nissan Türkiye ile de bir
rehber kitap çıkartıyoruz. Bu proje sponsorları bana gökten zembille inmedi,
ben gittim “benim böyle bir projem var, hedef kitlesi bu, varış
noktası bu” diye anlattım. Bir tek Qatar Airways farklıydı, onların isteğiyle oldu.
Böyle bir süreç var. Buna da birlikte karar veriyoruz. Öncelikle benim görmek
istediğim rotalardan başlıyoruz. 'Yılın hangi mevsimi gidilmesi gerekiyor, çekim
şartları neler?', gibi değerlendirmeler yapıyoruz. Mümkün olduğunca da ekonomik
seyahat etmeye çalışıyorum çünkü ekonomik seyahat eden insanlara ilham vermek
istiyorum. Zaman zaman lüks dokunuşlar oluyor sadece. Yani hostelde kalıp
şehrin en iyi lokantasında yemek yemeye çalışıyorum mesela. Veya şehrin en lüks lokantasına gitmiyorum da iki masalı şef lokantası
buluyorum. Tamamen şartlara göre değişiyor aslında.
G.G. Hiç yıllık izin alıyor
musunuz tatile çıkmak için? =)
B.A. 2011
yılında kurumsal hayatı bıraktım. Reklam yazarlığı yapıyordum. Ama hep yapmak
istediğim şey tam zamanlı seyahat etmekti ve bütün izinlerimi seyahatlerime
göre planlıyordum. O zaman benim için 'izin' kavramı çok değerliydi, hala öyle. Maaşımı bir iki ay biriktirip uzun seyahat edeceksem bayramla
birleştirmek gibi hepimizin yaptığını yapıyordum. O yüzden böyle gezginlere çok
büyük saygı duyuyorum. İzmir'de Reyhan Pastanesi vardır, orada İzmirli hanımefendilerimiz sabahtan akşama kadar otururlar. Ben de çok özenirdim onlara. "İşi bırakayım buraya geleceğim ve bir buçuk gün hiç kalkmadan oturacağım!" derdim. Sonra kurumsal işi bıraktım ve çok yoğun çalışma temposuna girdim. Sonra bir gün, dört ay geçti aradan, toplantıdan çıktım ve öbürüne yetişmem gerekiyor, arabam otoparkta derken kafamı bir çevirdim ve Reyhan Pastanesi ile göz göze geldim. Dedim ki "ben burada oturacaktım!" Yani ben çalışmak zorundayım, kurumsal hayat gibi düzenli maaşın yatmıyor. Sorunun tam cevabı oldu mu bilmiyorum ama yıllık iznim yok. Ama zaten benim hayat biçimim seyahat olduğu için çekimi erken bitirdiğimizde o gün benim için tatil oluyor.
G.G. Artık tanınmış ve oldukça
birikim yapmış bir gezginsiniz. Hiç TV programı teklifi almıyor musunuz? Sizi
de bir “Gülhan’ın Galaksi Rehberi” tadında izlemek keyifli olabilirdi...
B.A. Bilmem ki? İş oralara daha gelmedi herhalde. İstiyorum tabi ki, çok istiyorum bir seyahat programı yapmak. Aslında bir demo çekimi yapacağız Haziran başında. Yapımcı şirket belli. Bilmiyorum demo çekimi başarılı geçecek mi, ne olacak sonucu... Olursa şahane olur, olmazsa da yazarak hayatımı devam ettireceğim. (Gülüyoruz ve tüm yetkili mercilere buradan seslendiğimizi beyan ediyoruz!)
G.G Sosyal medya ve blog
envailiğine baktığımızda birçok seyahat yazarı bulunuyor. Sizce sizi farklı kılan neydi/nedir?
B.A. Bana sözüne çok değer verdiğim birisi şöyle söyledi "sen kalbinle yazıyorsun, en büyük fark bu". Duygu karıştırıyorum içine herhalde, öyle düşünüyorum... Konuşur gibi yazıyorum, 'kim ne düşünür' diye düşünmüyorum, bir şeye üzüldüysem içimi döküyorum, sevindiğim bir şey varsa onu da paylaşıyorum. Yani bir 'günlük' gibi kullanıyorum Instagram'ı. Takipçi sayım bir yılda iki katına çıktı ve bunda samimi olmanın büyük önemi var diye düşünüyorum. Beni bilenler biliyor, tanıyanlar böyle seviyor. Böyleyim ben yani. =)
G.G Bir seyahat yazısının olmazsa
olmazları nelerdir?
B.A. Seyahat bloglarında ilk zamanlar, ulus olarak yeni seyahat etmeye başlamıştık, Barselona yazarken Barselona'nın tamamını yazıyorduk. Artık çok seyahat ediyoruz ve içinde nokta atışlar yoksa genel bir Barselona yazısı insanların ilgisini çekmiyor. Tümden geldik, tüme varmamız gerekiyor. Nedir? Küçük küçük parçaları birleştirmek gerekiyor. Küçük mahalleleri yazmak şu an çok revaçta. Mesela Türkiye'de Barselona'nın El Born Mahallesi'ni ilk yazan benim Treasure and Leisure dergisine. Öyle bir mahalle olduğunu bile bilmiyorduk. Şu an inanılmaz popüler. Benle ilgili değil ama Barselona'da çok popüler oldu, Türkiye'de de biliniyor. Şimdi Poblenou diye bir yeni mahalle var. Adı da 'yeni mahalle' demek. Tüm sanatçılar, tasarımcılar oraya taşınmaya başladı. Mahalle yazmayı çok seviyorum ben. Genel şehir zaten Four Square'de var. Artık orada yaşayanların neler yaptığı insanların ilgisini çekiyor. Lokalleşmek istiyoruz, kendimizi oraya ait hissetmek istiyoruz. Dolayısıyla bunun üzerine oynayan seyahat yazıları okunuyor artık.
G.G. Henüz yeni bir etkinlik olan
Urla Enginar Festival’i hakkında ne düşünüyorsunuz? Benzer birçok festivale tanık
olduğunuzu düşünerek soruyorum...
B.A. Çok genç bir festival. Olacak. 'Olmuş' diye bir şey yok, zaten bir şeyi sonlandırmanın başını getirmek olarak algılıyorum ben onu. Festival için de geçerli. Tabi ki aksaklıklar var ama dünyanın farklı ülkelerinden şeflerin gelmesi, o insanların alınması, transferleri, stantların kurulması, bir Egeli kadının evinde bütün özeniyle yaptığı yemekleri burada satması, enginara yeni yorumlar katması bana çok değerli geliyor. Çok daha iyi olacak. Demin sahnede de onu söyledim, dünyanın en küçük köylerinin, kasabalarının minicik bir festival fikriyle yüz binlerin oraya aktığını gördüm. Torino'daki 'Çikolata Festivali', İspanya'daki 'Domates Festivali' gibi... İnşallah 'Urla Enginar Festivali' de Ege için böyle bir festival olacak. "Think Global, Act Local" diye bir söz var, çok seviyorum. Local restoranların da yerel olması ve Urla'da olması ve benim onun ayağına gitmem çok daha değerli.
M.Y. Ben özellikle 20 yaşın üzerindeki kadınlara ilham vermek için yazı yazıyorum aslında. Seyahat etmeleri, dünyayı görmeleri, farklı kültürler, farklı insanlar tanımaları için, kendilerini bulmaları için... Kadınlar değişirse dünya değişecek. Bu yüzden ne kadar kadına ilham verebilirsem, ne kadar kadının sorusuna seyahatle ilgili derman olabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Seyahat etmeye ve bunun için imkan yaratmaya, hatta bunun için çalışmaya devam etsinler.
Sevgili Bahar Akıncı'ya çok teşekkür ediyor, Seyahatlerine dahil olabileceğimiz turlar diliyorum!