gökçen gökyer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gökçen gökyer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yine bir Gökçen Gökyer Blog’da röportaj günü ve ben yine çok özel bir insanla tanışma şerefine nail oldum. Dev Bağcan ailesinden Sevgili Sonat Bağcan ile çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Üstelik bu sefer çok daha keyifli bir ortam yakalayarak, tam bir kahve sohbeti yaşadık yağmurlu Ankara akşamında.



Hem aynı şehirde yaşıyor olmamız, hem de Aurora Sports’tan (Tık Tık) spor arkadaşı olmamız (ki bunu Maryana vesilesiyle öğrenmiş oldum), röportajı aceleye gelmeden, tüm yeni albüm yoğunluğunu atlattıktan sonra keyifle gerçekleştirmemize olanak sağladı.

İyi ki de öyle olmuş. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığımız, kaydı kapattıktan sonra da uzunca bir süre lafımızı sonlandıramadığımız çok hoş bir buluşma oldu. Hem çok naif, hem çok samimi, hem de oldukça dolu biri olması ile uzunca süredir yaşadığım kültürel boşluktan sonra (Tık Tık) ruhuma çok iyi geldi açıkçası.

Lafı fazla uzatmıyorum, kahveleriniz hazırsa buyurun sohbetimize başlayalım!


G.G. 90’lı (96) yıllarda çıkış yaptıktan sonra albüm epey geç geldi. Neden ara verdiniz? 90’larda Türkiye’de müzik sektörü yeni gelişmekte olduğu için çıkış yapan sanatçılar daha kıymetliydi aslında, o popülariteden neden geri çektiniz kendinizi?

S.B. Aslında birkaç radyo programına katıldığımda programcılar benim şarkılarımın hepsini ezbere biliyorlardı ve başucu cd’si olduğunu söylediler ve hatta o zamanlar şarkılarımla ve yaşamımla ilgili anlattığım şeyleri hatırlıyorlardı. Ben bunun farkında değildim. Aslında “Nereye Gidiyorsun” şarkısı çok popüler olmuş ve ben bunun yeni farkına varıyorum. O zamanlar için şöyle bir şeydi, çok aradığımı bulamadım sanki. Bir de, hani hayat gücü denilen bir şey var ya, muhtemelen hayatı da çok bilmiyordum. Kendimi güçsüz hissetmiş olabilirim. Bir de üstüne aşık oldum, kocamı buldum ve geri dönüş yaptım Ankara’ya. (Tamam, şimdi cevabı aldım diyorum, gülüyoruz.) Ama şöyle de değildi, kocam ‘müzik yapamazsın’ gibi bir şey de demedi ve her zaman bana destek vermiştir. Ben çektim kendimi. Ama o sırada hayatımda yine de müzik vardı, arada küçük konserler veriyordum, kardeşlerimle de bir şeyler yapıyorduk, örneğin küçük kardeşimle mantra müziği yapıyorduk. (Bu konuyla ilgili de az sonra sorum olacak diye not düşüyorum.) Geride kalmadım ama çok görünürde değildim.


G.G. Beklentimi karşılamayan dediğiniz durum ne açıdan?

S.B. Sektörle ilgili aslında. O zaman şimdiki gibi değildi. Şimdi istediğin zaman bir ürün yaratıyorsun ve internet ortamına koyuyorsun, özgürsün. Ama o zamanlar sistemin içindeyken, o sisteme uygun şeyler isteniyordu senden. Benim yaptığım şey öyle ya da böyle sisteme uygun bir şey değildi. (Ne açıdan diye merak ediyorum, açıklıyor…) Mesela, babamın beste ve sözlerini seslendirdim, “yarın çok güzel olmalıyım anne” diye bir şarkım vardı. Orada anlatılan şey bir genç kızın ilk aşkını yaşaması ve anne-babayla bunu paylaşamaması. Şimdi paylaşılabiliyor. Bu gibi şeylerden bahsediyorduk, biraz sistemin dışında bir albümdü. Yine de özgürdüm ve şanslıydım, halam Selda Bağcan’ın yapım şirketinden çıkardım albümümü. Ama katıldığım televizyon programları, röportajlar vb seni başka bir yöne yönlendiriyor ve ben kendimi orada özgür hissetmedim. Herhalde öyle bir şeydi.


G.G. Müziğe ara verdiğiniz yıllarda yaşadığınız bir nevi içsel yolculuk var ve bunun vesilesiyle ortaya çıkmış bir ninni albümü… Bu süreci anlatabilir misiniz nasıl gelişti?

S.B. Belki de özgürce yaratamadığım için, bu farkına varmaksızın sende bir huzursuzluk ve mutsuzluk yaratıyor-muş. -Muş çünkü bunu yaşamın içerisindeyken fark etmiyorsun. Evlatlarım; iki oğlum da büyüdükten sonra bir boşluk yaşadım. Annelikle ilgili çocukların sana ihtiyaç duyduğu dönem içerisinde evet, ama o onların artık sana ihtiyacı olmadığı dönemdi işte o soru başlıyor. Bu boşluk da “bu yaşamdaki yerim nedir?” sorusuna götürüyor. Yani ben niye geldim? Buradaki görevim, benim yapmam gereken bir şey var mı? O sorgulama sırasında ben yogayla tanıştım. Yoga yapmaya başlayınca bu sorular daha da netleşti. Yoga hayat penceremi değiştirdi. O sorulara net cevaplar bulmaya başladım. Ninni albümü de benim hiç tasarladığım bir şey değildi. Geçmişte bana ‘ninni albümü yapacaksın’ deseler gülerek bakardım. Ama bir yoga hocamın çocuğu oldu. Amerika’da yaşıyordu o zamanlar. Ona bir hediye göndermek istedim ve bir ninni çıktı. (Bu arada sesiniz çok yakışmış ninniye diye ekliyorum.) Ben de daha alto, tok bir sesim olsun isterdim ama yumuşak bir sesim var, bu ses niye bana emanet edilmiş derdim, meğer ninniler içinmiş. Yani aslında, bu sesin frekansı ninniler için’e geldi konu. Hayatım boyunca da bilgi topladım yogadan, kendi mesleğim diş hekimliğinden, Yeditepe Üniversitesi’nden aldığım bilinçli hipnoz tekniklerinden, bir sürü okuduğum kitaplardan, aldığım eğitimlerden. Tüm bunların sonucunda da bilinçaltımın annemin karnındayken bile nasıl kayıt yaptığıyla ilgili bilgilenince ve kültürümüzde de “aman çocuğum dur, hızlı koşma düşersin” diye kültürün içinde koşmayan bireyler yarattığımızı, yerinde sayan bireyler yarattığımızı fark edince – kendim de dâhil olmak üzere – içimizdeki çocuklara ve çocukların bilinçaltlarına onları özgür bireyler olduklarını farkına vardıracak sözlerle ninniler, besteler kendiliğinden geldi. Öyle çıktı ninni albümü. “Sen özgür ruh, sen güçlü ruh, huzur, barış sendedir”, “dene, yanılsan da vazgeçme basamak taşların onlar, seni sen yapacak onlar”. (Hafifçe mırıldanıyor o yumuşacık sesiyle, alkışlıyorum ister istemez bu küçük kupleyi söylediğinde) Melodileri de tasarlamadım kendisi geldi. Sözlerin ikisi kardeşim Seda’ya ait, gerisi bana ait. Seneler boyunca da dinlenilecek bir albüm oldu.


G.G. “Müziğin bedendeki hücrelere verdiği şifa” demişsiniz. Bir nevi “müzik ruhun gıdasıdır” tadında bir yorum mu, yoksa ruhsal tedavi yöntemlerine yeni bir bakış açısı mı kastettiğiniz?

S.B. Müzik zaten bir frekans. En azından kendimizden bakalım, bazen bir şey dinliyoruz birden moralimiz düşüyor. Bunu bizi düşürecek bir müzikle mi, yükseltecek müzikle dinleyerek mi yapılandırabiliriz bedenimizi? Seni düşürecek müziği dinleme demiyorum. Çünkü bazen hüzne de ihtiyacımız oluyor. Ama hüznü çok düşüren değil de, kendi içsel farkındalığına götürecek bir hüznün olması gerekiyor. Bir de %70’in su, Japon bilim adamı Dr. Masaru Emoto’nun bir çalışmasında suya sözcükler söyleniyor ve kristalize yapısı mikroskobik olarak inceleniyor. Kötü söz söylenmiş ya da yapıştırılmış su kristallarinde karışık kristalleşme olurken, güzel sözlerin söylendiği ya da yapıştırıldığı su kristallerinde daha düzgün kristalleşme oluyor. Bunun bilimsel olarak da bir kanıtı var en azından. Dolayısıyla müzik bir şifa.

G.G. Yeni albümünüzden bahsedelim bir de. Hem yeni şarkılar var hem de 90’lı yıllardaki şarkınızın cover’ı. İlginç bir hikâyesi var demiştiniz buluştuğumuzda?

S.B. Bir gün halam (Selda Bağcan) Ankara’ya konsere geldi, ertesi gün bizde yemek yiyoruz. Dedi ki bana ‘senin bu albümün çok güzel bir albümdü, o zaman doğan çocuklar şimdi 20’li yaşlarında ve bu albümden haberleri yok ben buna çıkaracağım’. ‘Aman hala boşver’ dedim. ‘Hayır getir sırayı yapacağım’ dedi ve yaptı kendisi. Ondan sonra da, ‘bana bir fotoğraf çektir sen’ dedi. Ben de tamam dedim ama ciddiye almadım. Ondan sonra da gerçekten aşkı anlatmak istedim. Yani dünya bir aşk olsa nasıl olabilir? Ve yaratana âşık olsak ve yaratana aşk olsak, nasıl olabilir? Bunu son derece sade sözlerle ve saf bir şekilde anlatmak istedim. Bu Yunanca bir eser aslında ve ben bu esere takıldım. Yine aynı şekilde gittim bahçeye, kâğıdı kalemi aldım, sözleri yazdım kalktım. Sonra halama, ‘o zaman yeni bir şarkı koyalım’ dedim ve bu “Nefesim Senle”yi çalıştım. Sonra halam dedi ki, ‘sen benim söylediğim “O Günler” şarkısını çok güzel söylersin, bunu da koyalım’. ‘Hayır halacım koymayalım’ dedim, ‘hayır konacak’ dedi. (Gülüyoruz) Onu da koyduk ve hiç aklımda olmayan bir şekilde “Nefesim Senle” albümü çıktı. Yeni ve eskinin harmanlandığı bir albüm oldu.

G.G. İlk klip de bu şarkıya geldi…

S.B. Klibim çok güzel oldu. Cem Hamdi Kaya’yla buluştuk. Onunla Instagram aracılığıyla tanıştık. Menajerim ve sosyal medya yöneticim Özge Şengül önerdi. Çalışmalarına baktım ve ruhu çok hoşuma gitti. Sonra buluştuk ve Eylül ayında Ağva’da 8-9 kişilik ekiple günün nasıl geçtiğini anlamadığımız muhteşem bir klip çekimi yaptık. Öğlen yemek yemeyi unuttuk. Sonra, gelinliğimi giydim klipte (şaşırıyorum, açıklıyor) Beyaz bir kıyafet bulamıyordum, orda aklıma geldi ve denediğimde hala içine girebildiğimi görünce onu giymek istedim. (Aslında albümün de mantığına uymuş, geçmiş ve bugünü harmanladığı için gelinliği kullanmak da bir nevi tematik olarak uymuş, diye yorumluyorum, bu fikri çok seviyor ve onaylıyor) Sen söyleyince giydiğim her kıyafet bir anı ve üzerine yeni bir şey ekleyerek kullandım, bir tane giydiğim kıyafet de yeni. Geçmişle bugünü harmanlamışım farkında olmadan.


G.G. “Nereye Gidiyorsun?” şarkısına da klip gelecek mi tekrar?

S.B. Armagedon Türk, Orkun Tunç ile çektik. Onunla buluşmamız da çok ilginç oldu. Ben bu albümde bir niyet koydum ve niyetime uygun insanlarla bir anda buluştuk. PR için görüşme yaparken İstanbul’da Ada Stüdyosu’nda kayıt yaptığım yerde Orkun’dan bahsettiler ve aradım, anlaştık. Sonra görüştüğüm kişiler akşam eve gidiyorlar ayrı ayrı, meğer onlar sevgiliymiş. Yine aşk yani. Remix de çok içime sinen bir çalışma oldu. Ankara’da Siyah Beyaz Sanat Galerisi bize sponsor oldu ve orada sergisi bulunan İtalyan sanatçı kullanmamıza izin verdi ve klibimizi çektik. Her şey hazır bir, bir buçuk ay sonra inşallah yayına girecek.
Ankaralı kişilerle çalıştım aslında tüm albümü çıkarırken. Tüm hazırlığımızı da Ankara’da yaptık.

G.G. Halanız Selda Bağcan, kız kardeşiniz Serenad Bağcan, babanız Savaş Bağcan, Amcanız Sezer Bağcan… Yeni albümünüzde özellikle herkesin bir katkısı olmuş. Bu süreçler nasıl ilerliyor müzik hayatınızda. Yeni bir projeye başlarken talep mi götürüyorsunuz, yoksa onlardan mı talep geliyor, nasıl bir ortaklık oluyor? 

S.B. Amcalarım, Sezer Bağcan, Serter Bağcan, halam Selda Bağcan, babam Savaş Bağcan… Şimdi Gökçen’cim bunlar çok leb-i derya insanlar, çok başka kafalar. Onların her zaman eserleri var, her zaman yaratıyorlar aslında. Biz o yaratımların içinden seçiyoruz. Mesela kardeşim Serenad şimdi albüm yapıyor ve babamın yıllar önce yaptığı şarkılarından seçerek seslendiriyor. Ama mesela Sezer Amcam da istediğimiz zaman bizim için beste yapıyor, yani karışık oluyor. Kendi besteleri var, bize isteyince bize de yapıyorlar, biz kendimiz de yapıyoruz. (Çok ekonomikmiş diye gülüyorum, onaylıyor.) Yunanca parçanın telif hakkını alırken ne kadar ekonomik olduğunu anladım. (Gülüyoruz yine)


G.G. Ailenin ortak yanı müzik olsa da her birinizin farklı bir tarzı var. Selda Bağcan daha çok Türk Halk Müziği ve Anadolu Rock, kardeşiniz Serenad Bağcan daha çok batı müziği,  Seda Bağcan ise Mantra müziğin ülkemizdeki temsilcisi ve siz de daha çok pop alanındasınız. Bu yönlenme, bu çeşitlilik nasıl oldu?

S.B. İlk albümü büyüklerimden sonra çıkaran benim aslında. Serenad’ın hikayesi de değişiktir. Devlet Çok Sesli Korosu sanatçısıydı ve bir gün Nazım Hikmet Oratoryosu’nda solistin geç kalmasıyla şef diyor ki, bizden birisi var gelsin söylesin. Fazıl (Say) da dinliyor ve çok beğeniyor. Ondan sonra ‘Metin Altıok için bir eser var seslendirir misin?’ diyor, Serenad gidiyor ve eseri seslendirirken, Fazıl ‘neden biz bir albüm yapmıyoruz?’ diyor ve böylece albüm yapıyorlar. Çok hızlı gelişti. Seda da Almanya’da yaşıyordu ve yogayla ilgili çalışmalar yaparken mantralarla karşılaşıyor ve onu çok etkiliyor. Sonra bu mantraları bizim melodilerimize uygun nasıl yapabilirim derken bu albümü çıkarmaya karar veriyor. Seda bu albümü çıkarmaya karar verdiği zaman –bu arada Türkiye’nin ilk mantra müzikçisi- biz aile olarak çok dalga geçtik. Bizim ailenin de böyle bir tarafı var. Geçen halam da söyledi, ‘size laf geçiremiyorum, burnunuzun dikine gidiyorsunuz’ diye. Öyleyiz gerçekten. Albümünü çıkardı ve geçen sene Grammy Müzik Ödülleri’ne New Age tarzında aday adayı oldu. Gitarro şirketiyle çalışıyor ve onlar Seda’yı önerdiler. (Böyle konuların gündeme fazla gelememiş olması ne kadar üzücü bir durum ülkemizde diyorum, katılıyor) Buradan da hayat bizi bir şekilde başka başka yönlere götürdü. Ama şu var, biz iki senedir arada konserler veriyoruz ve acayip bir şey çıkıyor bizden. (Mesut Yar’ın programına katıldıklarında dinlediğimi ve ne kadar uyumlu olduklarını düşündüğümü söylüyorum) Gökkuşağı gibi hepimizden bir şeyler çıktı. Bakalım, halamla da bir şeyler yapabiliriz, sürprizli projelerimiz de var. Önümüzdeki sene Serenad’ın albümün çıkmasını bekliyoruz.


G.G. Gökçen Gökyer Blog takipçilerine iletmemi istediğiniz mesajınız var mı?

S.B. Hayatı aşkla yaşıyorlar mı? Hayatları doyumlu mu? Ve hayat onlar için anlamlı mı? Bu soruları sormalarını isterim kendilerine. Eğer bunları hayatlarında hissetmiyorlarsa, bunun için bir çaba göstermelerini isterim. Böyle bir şey demek geldi içimden. Gökçen’i de takip edin büyülü bir kadın, derim. (Utanarak teşekkür ediyorum, üsteliyor.) Bunu gerçekten söylüyorum, çok ince noktaları görünmeyen noktaları alanın okuyor ve gösteriyor. Çok güzeldi gerçekten, teşekkür ediyorum.

Sevgili Sonat Bağcan'a tekrar çok teşekkür ediyor, röportajımızı söz verdiğim üzere yepyeni albümü "Nefesim Senle"nin aynı zamanda ismini aldığı parçası ile noktalıyorum.

Çok Sevgiler!



Sosyal medyadan arkadaşım olduğu halde bir türlü buluşma fırsatımızın olmadığı Sevgili Bahar Akıncı ile yüz yüze görüşme fırsatı bulabildik en nihayetinde. Üstelik de manidar bir şekilde memleketimiz İzmir'de!

Gökçen Gökyer Blog'un röportaj konuklarını her zaman özenle seçmeye çalıştığı malumunuz... İlla ki merak edeceğimiz konuları, örnek alacağımız dokunuşları barındıyor olmalı doğasında soruları olacaksa eğer.

Bahar Akıncı'ya davet göndermek de kaçınılmaz olmuştu bu bağlamda hazır yollarımız buluşunca.

Çoğumuz onu zaten gerek sosyal medyadan, gerek Hürriyet Seyahat'ten, gerekse envai çeşit seyahat dergilerindeki yazılarından tanıyor ya da takip ediyoruz. Hafif bir yakınlık da duyuyoruz aslında. Zira, samimi ve sık paylaşımlarıyla sanki aramızdan biri gibi... 

Umarım bir de yüz yüze denk gelir, hoşsohbetini tadar, samimiyetin doğallık ile bileşimine, birikiminse mütevazılık ile çevrelenişine  tanık olursunuz onun kişiliğinde siz de.

Urla Enginar Festivali'nde moderatörlüğünü yaptığı etkinlik sonrası buluştuk kendisiyle. Önce Beğendik Abi'de karın doyurduk, ardından Sanat Sokağı'nı turlayıp Avlu'da sohbete koyulduk. 

Tüm merak ettiklerimi sordum, hem kendim, hem de sizler adına. 

Haydi kahveler hazırsa başlıyoruz laflamaya!


G.G. Daha önce sizin bir sözünüzü okumuştum, yazı yazarken hep o gelir aklıma: “Hiç kimse okumasa bile siz yazın, bir gün mutlaka değer görür” diye...
B.A. O aslında şöyle bir şey. Beş yıl önce Hürriyet’e yazmaya başladığımda koşarak ve uçarak eve gittim. Babama “Baba ben Hürriyet’ten teklif aldım, Hürriyet Ege’de yazmaya başlayacağım” dedim ve babam da baktı baktı ve dedi ki: “ben sana yazar olamazsın demedim, Cumhuriyet’te yazamazsın dedim.” Sonra benim üzüldüğümü anlayınca da “Üzülme kızım kimse okumazsa bile ben okurum.” dedi. Tabi ben orada daha da yıkıldım! Neyse ki sonra birçok insana ulaştı yazılar ama hep onu söylüyorum, kimse okumazsa bile siz yazmaya devam edin, bir gün birisi mutlaka okuyor. Kimse okumasa bile anneniz babanız okuyor. =)


G.G. Siz de sanıyorum ki bir blog yazarak başladınız bu yolculuğa. Nasıl ilerledi hikaye sonra?
B.A. 2008 yılında ‘Dünyayı Gezen Salyangoz’ adıyla bir blogla yazmaya başladım. Onun arkasından 2009’da Turkcell Blog Ödülleri yarışmasında ikinci oldum. Sonra dergilerde yazmaya başladım. Travel and Leisure ilk dergi... ("Teklifler mi geliyordu, siz mi başvuruyordunuz?" diyorum, açıklıyor.) İlk olarak Turkcell Blog Ödülleri’nden buldular beni. Daha sonra oradaki yazılarımı okuyan yayın yönetmeni “Marie Claire’de yazar mısın?” dedi orada yazdım, sonra 2012’de de Hürriyet ile bir araya geldik; Deniz Sipahi, Ege Bölge Temsilcisi ile. O da tesadüfen uçakta benim Marie Claire’de bir yazımı okumuş Nice’e giderken. Uçaktan inince beni aradı “Biz senin gibi bir kalem istiyoruz bize yazar mısın?” diye. Benim çocukluk hayalimdi Hürriyet’te yazmak. Beş buçuk yaşımdayken 1 Mayıs'ta Hürriyet Çocuk Kulübü’ne resim yarışmasına gidiyorum. O gün hem benim doğum günüm hem de Hürriyet’in kuruluş yıl dönümü... Dedem benin doğum günüm olduğunu söyleyince onlar da “bizim de kuruluş yıl dönümümüz, bir kutlama yapacağız siz de kalın” diyor, biz de kalıyoruz. Törende o dönemin genel yayın yönetmeni konuşma yapıyor ve beni kucağına alıyor, sıkıyor. Ben de o kadar çok yemişim ki o gün, üzerine kusuyorum! Yani böyle bir çocuğun Hürriyet’in kapısının önünden bile geçmemesi gerekiyor normalde ama ilginç bir şekilde o günden beri Hürriyet’te yazar olmak istedim. =) Böyle ilginç bir hikaye…


G.G. Peki hep seyahat mi başladı ve seyahat gitti, yoksa zamanla mı evrildi?
B.A. Aslında ben metin yazarlığı okudum üniversitede. Hayal gücümün geniş olduğunu düşünüyorum, tabi bu eğitimle olan bir şey değil, içten gelen bir şey ama teknik geliştirebiliyorsunuz. Ben tekniği bildiğim için 'kozalak'la ilgili bile yazabiliyorum zorlanmadan. Ağırlıklı olarak seyahat yazmayı tercih ediyorum ama seyahat yazılarım da artık evrildi. Çünkü herkes seyahat yazıyor, herkes gezgin, destekliyorum da. Ama okurken haz alınan şeyler birbirinden ayrılmaya başlıyor. Bunu okur da fark ediyor zaten. Ben daha çok insan gözlemleri, şehir gözlemleri ve duygu yansıtan seyahat yazıları yazıyorum. Yani ben Hindistan’a gittiğimde çektiğim fotoğrafın altına Vikipedya’dan aldığım bilgiyi yazmıyorum. O an kimden ne öğrenmişsem, Hintli biriyle ne konuşmuşsam, ne hissetmişsem onu anlatıyorum insanlara ve his yazdığım için de yazılar çok okunuyor, ben de bundan çok mutlu oluyorum.


G.G. Sosyal medyadan da takip ettiğim üzere sık sık şehir, hatta ülke değiştiriyorsunuz. Bunlar hep Hürriyet’in “git de yaz” dediği yerler mi, yoksa belirli sponsorlarınız var ve zaman zaman seyahat mi ediyorsunuz? Nasıl gelişiyor seyahat fikirleriniz?
B.A. Öncelikle şunu söyleyeyim, on beş yaşımdan beri seyahat ediyorum, son beş, hatta iki yıldır tanınıyorum ve bu on beş yılın on üç yılını ele alırsak ben seyahate bir ev parası harcadım, bir araba da değil! Dolayısıyla, bunu her yerde anlatıyorum “merhaba, ben blog açtım hadi beni Vietnam’a uçurun.” diye bir dünya yok. Bir sürü kriterin bir araya gelmesi gerekiyor. En çok sorulan soru “Sponsorları nasıl buluyorsunuz?” Benim çalıştığım birkaç tane seyahat sponsorum var. Onlarla da proje bazında iş birliği yapıyoruz. Örneğin Katar Airways benim uzun yol sponsorum, ikinci yılımıza girdik, Pronto Plus ile zaten proje yapıyorum; gastronomi turları. Nissan Türkiye ile de bir rehber kitap çıkartıyoruz. Bu proje sponsorları bana gökten zembille inmedi, ben gittim “benim böyle bir projem var, hedef kitlesi bu, varış noktası bu” diye anlattım. Bir tek Qatar Airways farklıydı, onların isteğiyle oldu. Böyle bir süreç var. Buna da birlikte karar veriyoruz. Öncelikle benim görmek istediğim rotalardan başlıyoruz. 'Yılın hangi mevsimi gidilmesi gerekiyor, çekim şartları neler?', gibi değerlendirmeler yapıyoruz. Mümkün olduğunca da ekonomik seyahat etmeye çalışıyorum çünkü ekonomik seyahat eden insanlara ilham vermek istiyorum. Zaman zaman lüks dokunuşlar oluyor sadece. Yani hostelde kalıp şehrin en iyi lokantasında yemek yemeye çalışıyorum mesela. Veya şehrin en lüks lokantasına gitmiyorum da iki masalı şef lokantası buluyorum. Tamamen şartlara göre değişiyor aslında.


G.G. Hiç yıllık izin alıyor musunuz tatile çıkmak için? =)
B.A. 2011 yılında kurumsal hayatı bıraktım. Reklam yazarlığı yapıyordum. Ama hep yapmak istediğim şey tam zamanlı seyahat etmekti ve bütün izinlerimi seyahatlerime göre planlıyordum. O zaman benim için 'izin' kavramı çok değerliydi, hala öyle. Maaşımı bir iki ay biriktirip uzun seyahat edeceksem bayramla birleştirmek gibi hepimizin yaptığını yapıyordum. O yüzden böyle gezginlere çok büyük saygı duyuyorum. İzmir'de Reyhan Pastanesi vardır, orada İzmirli hanımefendilerimiz sabahtan akşama kadar otururlar. Ben de çok özenirdim onlara. "İşi bırakayım buraya geleceğim ve bir buçuk gün hiç kalkmadan oturacağım!" derdim. Sonra kurumsal işi bıraktım ve çok yoğun çalışma temposuna girdim. Sonra bir gün,  dört ay geçti aradan, toplantıdan çıktım ve öbürüne yetişmem gerekiyor, arabam otoparkta derken kafamı bir çevirdim ve Reyhan Pastanesi ile göz göze geldim. Dedim ki "ben burada oturacaktım!" Yani ben çalışmak zorundayım, kurumsal hayat gibi düzenli maaşın yatmıyor.  Sorunun tam cevabı oldu mu bilmiyorum ama yıllık iznim yok. Ama zaten benim hayat biçimim seyahat olduğu için çekimi erken bitirdiğimizde o gün benim için tatil oluyor.

G.G. Artık tanınmış ve oldukça birikim yapmış bir gezginsiniz. Hiç TV programı teklifi almıyor musunuz? Sizi de bir “Gülhan’ın Galaksi Rehberi” tadında izlemek keyifli olabilirdi...
B.A. Bilmem ki? İş oralara daha gelmedi herhalde. İstiyorum tabi ki, çok istiyorum bir seyahat programı yapmak. Aslında bir demo çekimi yapacağız Haziran başında. Yapımcı şirket belli. Bilmiyorum demo çekimi başarılı geçecek mi, ne olacak sonucu... Olursa şahane olur, olmazsa da yazarak hayatımı devam ettireceğim. (Gülüyoruz ve tüm yetkili mercilere buradan seslendiğimizi beyan ediyoruz!)

G.G Sosyal medya ve blog envailiğine baktığımızda birçok seyahat yazarı bulunuyor. Sizce sizi farklı kılan neydi/nedir? 
B.A. Bana sözüne çok değer verdiğim birisi şöyle söyledi "sen kalbinle yazıyorsun, en büyük fark bu". Duygu karıştırıyorum içine herhalde, öyle düşünüyorum... Konuşur gibi yazıyorum, 'kim ne düşünür' diye düşünmüyorum, bir şeye üzüldüysem içimi döküyorum, sevindiğim bir şey varsa onu da paylaşıyorum. Yani bir 'günlük' gibi kullanıyorum Instagram'ı. Takipçi sayım bir yılda iki katına çıktı ve bunda samimi olmanın büyük önemi var diye düşünüyorum. Beni bilenler biliyor, tanıyanlar böyle seviyor. Böyleyim ben yani. =) 



G.G Bir seyahat yazısının olmazsa olmazları nelerdir?
B.A. Seyahat bloglarında ilk zamanlar, ulus olarak yeni seyahat etmeye başlamıştık, Barselona yazarken Barselona'nın tamamını yazıyorduk. Artık çok seyahat ediyoruz ve içinde nokta atışlar yoksa genel bir Barselona yazısı insanların ilgisini çekmiyor. Tümden geldik, tüme varmamız gerekiyor. Nedir? Küçük küçük parçaları birleştirmek gerekiyor. Küçük mahalleleri yazmak şu an çok revaçta. Mesela Türkiye'de Barselona'nın El Born Mahallesi'ni ilk yazan benim Treasure and Leisure dergisine. Öyle bir mahalle olduğunu bile bilmiyorduk. Şu an inanılmaz popüler. Benle ilgili değil ama Barselona'da çok popüler oldu, Türkiye'de de biliniyor. Şimdi Poblenou diye bir yeni mahalle var. Adı da 'yeni mahalle' demek. Tüm sanatçılar, tasarımcılar oraya taşınmaya başladı. Mahalle yazmayı çok seviyorum ben. Genel şehir zaten Four Square'de var. Artık orada yaşayanların neler yaptığı insanların ilgisini çekiyor. Lokalleşmek istiyoruz, kendimizi oraya ait hissetmek istiyoruz. Dolayısıyla bunun üzerine oynayan seyahat yazıları okunuyor artık. 

G.G. Henüz yeni bir etkinlik olan Urla Enginar Festival’i hakkında ne düşünüyorsunuz? Benzer birçok festivale tanık olduğunuzu düşünerek soruyorum...
B.A. Çok genç bir festival. Olacak. 'Olmuş' diye bir şey yok, zaten bir şeyi sonlandırmanın başını getirmek olarak algılıyorum ben onu. Festival için de geçerli. Tabi ki aksaklıklar var ama dünyanın farklı ülkelerinden şeflerin gelmesi, o insanların alınması, transferleri, stantların kurulması, bir Egeli kadının evinde bütün özeniyle yaptığı yemekleri burada satması, enginara yeni yorumlar katması bana çok değerli geliyor. Çok daha iyi olacak. Demin sahnede de onu söyledim, dünyanın en küçük köylerinin, kasabalarının minicik bir festival fikriyle yüz binlerin oraya aktığını gördüm. Torino'daki 'Çikolata Festivali', İspanya'daki 'Domates Festivali' gibi... İnşallah 'Urla Enginar Festivali' de Ege için böyle bir festival olacak. "Think Global, Act Local" diye bir söz var, çok seviyorum. Local restoranların da yerel olması ve Urla'da olması ve benim onun ayağına gitmem çok daha değerli.  

G.G. Gökçen Gökyer Blog’un Bahar Akıncı takipçi ve okuyucularına iletmemi istedikleriniz nelerdir?
M.Y. Ben özellikle 20 yaşın üzerindeki kadınlara ilham vermek için yazı yazıyorum aslında. Seyahat etmeleri, dünyayı görmeleri, farklı kültürler, farklı insanlar tanımaları için, kendilerini bulmaları için... Kadınlar değişirse dünya değişecek. Bu yüzden ne kadar kadına ilham verebilirsem, ne kadar kadının sorusuna seyahatle ilgili derman olabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Seyahat etmeye ve bunun için imkan yaratmaya, hatta bunun için çalışmaya devam etsinler. 



Sevgili Bahar Akıncı'ya çok teşekkür ediyor, Seyahatlerine dahil olabileceğimiz turlar diliyorum!

Çok Sevgiler!


Bu hafta sonu soğuğu evde "İtalyan Lezzetleri"yle ısıtıyoruz.

Akdeniz'in ılıman havasıyla, sofralarımıza Akdeniz lezzetlerini getiriyoruz.

Bu lezzetli yazı için n'apmamız gerekiyordu, artık biliyorsunuz.




Bayram öncesi seyahat turlarına hala karar verememiş olanlar ya da rotasını çoktan bu yöne çevirmiş olanlar için hatırlatma postu blogda!

Akdeniz'in eşsiz mavsine Kıbrıs kıyılarından girmeye niyetliler için:


Kıbrıs’ta mavinin 50 farklı tonu: Lefkoşa – Gazimağusa – 

Maraş

Devamı: http://www.uplifers.com/kibrista-mavinin-50-farkli-tonu-lefkosa-gazimagusa-maras/#ixzz4Jmv1df1o




Mutlu, keyifli bayramlar!


Hafta sonu geldiyse ey seyyah gönül dostları,
Gökçen Gökyer Blog düşünür sağanak yağmurdan dolayı siz mağdur olanları!

En son nerede kalmıştık? 

Uplifers okurları tura katıldı, sizi de almaya geldim. ;)







Bu hafta sonu bendensiniz.

Hepinizi İspanya'nın Akdeniz kıyılarına; Barselona'ya götürüyorum.

Negatiflerimizi biraz sıcak kumlara, biraz da eşsiz mavi denize iletiyorum.

Hazırsak hemen tık tık!




Üstün Dökmen'den "Küçük Şeyler"! @RÖPORTAJ


Küçükken hafta sonu keyiflerimiz ayrı olurdu. Bizde genelde annemle abim sabahları uyurken biz babamla çoktan kalkmış tv karşısında olurduk. Kahvaltının hazır olmasına daha olurdu çünkü. O zamanlar izlediğimiz programlardan biriydi "Küçük Şeyler". O anlattıkça kendimize dersler çıkarır, mizahi diliyle yüzümüde oluşturduğu tebessümü kahvaltı soframıza taşırdık.

Eskiden daha mı nitelikli programlar olurdu diye daha çok tv izlerdik, yoksa artık az tv izlediğimiz için mi nitelikli program göremez olduk bilemiyorum. Belki de biliyorum. Cevabından kaçıyorum.

Kelimelerime tercüman olacağını bildiğim için, lafı fazla uzatmadan Saygıdeğer Prof. Dr. Üstün Dökmen ile keyifli röportajımıza geçiyorum.


JujuFresh deneyimimin ikinci bölümünü akla takılan soru-cevaplar olarak sunuyorum. (İlk Bölüm için Tık Tık)

Çeşitli ofislerde çalıştığım için yanımda her yere götürdüğüm JujuFresh'ler oldukça ilgi gördü ve ücret/kargo içerikli sorular aldım.

Abonelik bazında ya da birden fazla kişi olarak sipariş verildiğinde kargo ve ücret konusunda indirimler söz konusu olmakla beraber, benim aracılığım ile ulaşırsanız size özel indirim kodunuz olacakmış.

Öncelikle iletmek isterim. =)
Gelelim aklımıza takılan sorulara... Biraz JujuFresh kurucularından İpek Hanım anlattı, biraz da ben sordum...

1.  Juju Fresh olarak verilen hizmetler neler?

10 farklı içecek ve 3 farklı kür paketi bulunuyor. Ayrıca Jujufresh üretimi tamamen doğal ve raw sağlıklı atıştırmalıklar ve dışarıdan alınan glutensiz, diyabetik ürünler bulunmakta. Siparişleri www.jujufresh.com'dan, telefonla ya da atölyeden alınıyor ve müşterilerin vermiş oldukları adrese sabah saatlerinde teslim ediliyor. Ankara'nın her yerine teslimat mevcut ayrıca isteyen siparişlerini gelip atölyeden de teslim alabilir. Bu şirin atölye Ankara'nın merkezinde, Üsküp Caddesi (Eski Çevre Sok.) No:12'deyiz. "Herkesi bekleriz!" diyor Juju Ailesi.

2. Juicing ve faydaları nedir? Neden meyve ve sebzeleri yemek varken suyunu tüketmeli insanlar?

Evlerde kullanılan santrifüj makineler yüksek devir ile ısı üretiyor ve metal bıçaklar aracılığıyla rendeliyor. Coldpress ile ise meyve ve sebzeler düşük devirde parçalanıyor ve ardından hidrolik pressler tarafından suları sıkılıyor. Bu sayede sıkım esnasında sebze ve meyvelerin oksidasyonu önlenmiş oluyor ve sıkılan sebze ve meyvelerin yüksek hızdan dolayı doğal hücre yapılarının bozulması engelleniyor. Böylece daha yüksek besin değeri elde edilmiş oluyor ve sebze ve meyvelerin içerdikleri vitaminler, mineraller ve aktif enzimler korunuyor.

Bir sebze yemeğindeki sebze miktarı ile sebze suyundaki sebze miktarı arasında kilolarca fark var. Kilolarca sebze yemek, içmekten daha zordur. Özellikle çiğ formda sebze neredeyse hiç tüketilmiyor, ayrıca o sebzede vücudumuzun işine yarayacak herşey pişirme esnasında yok oluyor. Normalde yenilen bir sebze yemeğinde sindirim sistemimiz en fazla %70'ini sindirebiliyor. Ancak bu yiyeceklerin suyunu çıkarıp içtiğimizde sindirim sisteminiz zayıf bile olsa, %99'unu absorbe edebiliyor ve bunu yaparken sindirim için kullandığımız organları yormamakla birlikte, dinlendiriyor; çünkü organlarımızın iş yükünü azaltmış oluyor.  

3. Juice Cleanse nedir?

Dünyada ve ülkemizde son zamanlarda popülerliği artan bir trend gibi görünse de Juice Cleanse, yeni bir icat değilmiş. İnsanlar yüzyıllardır gerek sağlık, gerek disiplin, gerekse ruhani sebeplerle oruç tutuyor ya da belirli bir alışkanlıklarını kısa süreliğine bırakıp, vücutlarını, ruhlarını, zihinlerini dinlendiriyor, nefislerini kontrol altına alıyor ve “yeniden başlat”ıyorlar.

Juice Clease rejim yapmak ya da mahrumiyet anlamına gelmiyormuş. İşlenmiş yiyecek ve abur cuburla dolu öğünlerimiz yerine sebze suyu ağırlıklı 1 ya da bir kaç günlük bir kür uygulayarak, sindirim sistemimize hakettiği bir tatili vermek, savunma sistemini güçlendirmek, normalde yiyemeyeceğimiz kadar çok çiğ meyve ve sebzeyi, vitamin, mineral ve enzimlerini kaybetmeden kısa sürede tüketerek vücudunuzu gerçek anlamıyla “temizlemek” anlamına geliyormuş. Kısacası, Juice Cleanse “sindirim sistemi temizliği yaparak sağlığı geri kazanma” prensibi üzerine kurulu bir iyileşme metodu.. Yüzde yüz doğal ve soğuk sıkılmış içeceklerle vücudunuza temiz besinler alarak, kirli besinlerin etkilerini azaltmanın mucizevi etkileri saymakla bitmiyor. "Kanınız alkalize olacak, enerji kazanacak, hafiflik ve berraklık duygusunu vücudunuzda, zihin ve ruhunuzda tekrar hissedeceksiniz. Aynı zamanda Cleanse’iniz bitince yemekle olan ilişkinizi yeniden değerlendirdiğinizi, vücudunuza almaya karar verdiğiniz yiyecek ve içecekler hakkında daha seçici olduğunuzu göreceksiniz." diye ekliyorlar.

4. Juice Cleanse kullanmak isteyenler öncesi ve sonrasında nelere dikkat etmeliler?

Cleanse öncesi bir kaç gün alkol, kafein, mısır, süt, yumurta, gluten, kırmızı et ve beyaz şekerden kaçınır, bol bol su tüketir, mümkün olduğunca az yağ kullanır, bolca çiğ sebze ve meyve yerseniz cleanse’iniz daha verimli olacaktır. Sindiriminiz zayıf ise, buharda veya fırında pişmiş sebze yemeniz sizin için daha iyi olacaktır. Cleanse’inize başlamadan önce günde bir öğün ya da ara öğün olarak taze meyve/sebze suyu ya da smoothie içerek vücudunuzu yavaş yavaş cleanse’e alıştırabilirsiniz. Cleanse sonrası ise arınmanızdan en yüksek seviyede yararlanmanız için, bir kaç gün işlenmiş yiyeceklerden kaçınmalı, sebze suyunu günde bir bardak da olsa içmeli, bol su tüketip, salata ve meyve yemelisiniz.


Benim aklıma takılan sorular ise şunlar oldu. İşte cevapları...

5. Besinleri bütün haliyle tüketmek lif kazancı açısından faydalı oluyor bildiğimiz gibi. Bu şekilde besinlerin yalnızca suyunu ve besin değerini almak yeterli midir, hem tokluk hem de sağlık açısından?

"Gündelik beslenmemizde lif kesinlikle çok faydalı, sindirimimizin düzgün çalışmasında da tabii ki önemli bir rol oynuyor. Yalnız vücudumuz lifleri, sindireceği besinlerden ayırırken önemli oranda enerji harcar. Jujularda ise asıl amaç vücudun enerjisini mümkün olduğunca sindirim yerine toksinlerden arındırma ve onarıma kullanmaktır bu yüzden cold-pressed juicelarımızda posaları ayırmış oluyoruz. Ama zaten kür programlarımızın 3 günden fazla uygulanmasını tavsiye etmiyoruz, dönem dönem günlük ya da 3 günlük kullanımlar yapabilir veya öğün yerine koyabilirsiniz diyoruz böylece liften de fazla uzak kalmamış oluyorsunuz. ;)"

6. Daha ziyade meyvelerde söz konusu bu sorum. Örneğin bir bardak portakal suyu çok miktarda portakal içerdiği için bunun yerine bir-iki adet portakal tüketimini öneriyor beslenme uzmanları yüksek şeker içermesi açısından. Bu durum açısından nasıl değerlendirebiliriz Juju Fresh ürünlerini?
Bu konuda oldukça hassasız. Hatta bu yüzden Yeşil Aşkına 2 içeceğimizde hiç meyve bulunmuyor. Diğerlerinde ise çok az ve diyetisyenlerin de önerdiği şekilde %80 sebze %20 meyve kullanıyoruz.

İşte böyle bir deneyim oldu JujuFresh. Peki benim nasıl geçti bu haftam? Çok daha motive, çok daha ılımlı, pozitif ve sakin oldum diyebilirim. Özellikle sinir sistemim açısından oldukça faydasını gördüm. Ayrıca şişkinlik problemim kayboldu, gitti. 

Bakalım siz ne gibi değişiklikler hissedeceksiniz.

Sağlıklı, enerjik haftalar olsun hepimize!


Gezgin gönül dostlarına selam!

Bu hafta tatlı yiyoruz, tatlı geziyoruz. Zira, sizleri bu sefer Amerika'ya Cheesecake yemeye götürüyorum.

"Neden ta Amerika?" demeyin.

Bu zincire bir başlayınca, midenizi durduramayacaksınız.

Cheesecake Factory'nin Boston ayağındayız.

Haydi tık tık!






"Hafta sonu alalım başımızı gidelim" sesleri için bu hafta seyahat tüyoları.

Biraz kıyıdan köşeden..

Biraz uçlardan bucaklardan...

Yazı için:

                             



























                             
Hafta sonu gezginleri?

Evet, sizsiniz.

Haydi yine gidiyoruz.

Bu hafta Almanya'nın mis gibi küçük bir liman kentini geziyoruz.

Lübeck!

Hemen tık tık!

Avrupa güncesi: Almanya Lübeck











Bu hafta sonu sizi akşam yemeğine çıkarıyorum. Bu sefer yine Gürcistan'a gidiyor, Batum'da "ters" bir yere götürüyorum.

Hem de sofranın "adabıyla"! =)

"Key word"lerin sırrını çözmek, keyfe kadeh kaldırmak için beklerim: Tık Tık!

"GÖKÇEN GÖKYER'in GÖZÜNDEN" Köşesinde Bu Ay @CAPITAL BRAVE DERGİSİ


Capital Brave Dergisi "Gökçen Gökyer'in Gözünden" köşesinde bu ay blogdan bildiğiniz yazı dizisi "Yaşayan Kentler"e giriş yapıyorum.

Biraz kendi şehirlerimizi unutmak, havamızı dağıtmak, bazı kentlerin; yaşamların ütopik olmadığını hatırlayalım istiyorum...

Sağlıkla, Huzurla...


Bir Sevgililer Günü Röportajı!: "Aşk Bir Vefadır" #BurhanTüzer #SibelCan @RÖPORTAJ


Gökçen Gökyer Blog'da yer alan her kişi değerlidir, her konuk mutlaka sevilmiştir. Ancak bazı konuklarım var ki yerleri bambaşka. Kimler mi? Kapımı kendi çalan misafirlerim!

Eveet, yine bir hafta sonu gelmiş çatmışsa blogda neyin sırası?

Seyahat!!

Bu sefer, sizi gri; karlı, puslu havalardan alıyor, oksijeni maksimize ederek Gürcistan'ın Batum şehrine götürüyorum.

Hem de hızımı alayarak dünyanın en büyük ikinci botanik bahçesine kadar çıkarıyorum!

Eğer hazırsak hemen Tık Tık!

Hafta sonu "gezmeci"lerini görelim??

Bugün haftanın yoğunluğunu atmaya dünyanın diğer ucuna gidiyoruz:Amerika'ya!

Boston yakınlarında küçük şirin bir kasaba olan New Hampshire tam bir hafta sonu keyfi köşesi.

Renkli küçük kasabada George Bush'la burun buruna gelmemiz de pek olası. Belki bahçesinde çimleri biçerken yakalarız ya da, kim bilir?

Neden mi bunu dedim?

Hepsi bir tık ilerimizde, Uplifers okurları ile yola çoktan çıktık, haydi sıra sizde. ;)
--> Tık Tık!









İnsanoğlu hayattan ders çıkarmasını bildiği her an gelişiyor.
Hayata bakışı gün geçtikçe daha da şekilleniyor.

Olgunlaşıyor fikirleri..
Kendi değeri netleşiyor.
Bulunduğu çevre belirginleşiyor.

Önemsediği konular ve kişiler daha az ama öz'leşiyor.
Daha çok saygı duysa da arka planda daha az ciddiye alıyor..
Daha çok samimiyet kursa da aslında daha zayıf bağlanıyor...
Kendisiyle bütünleşiyor daha ziyade...

İnsanların değer yargıları o kadar envai çeşit ki,
Anlıyor hiçbirine göre hayatın şekillenmeyeceğini.
Hiçbir zaman tek doğru, tek yanlışın olmadığını fark ediyor neticesinde...
Bundandır belki de yönelmesi kendisine...

Deneyimlerini, gözlemlerini biriktiriyor ve kendi potasında eritmeye yoğunlaşıyor yıllar ilerledikçe..
Mutluluğun uzaklarda aranmaması gerektiğini kavrıyor...
Eğlencenin üretilebileceğini keşfediyor...
Espriyi anlamayanlar için kendini güldürmekten vazgeçmiyor hatta ziyadesinde...

Keyifli şeyler ortaya çıkardıysa, insanları kazanmaya uğraşmıyor,
Zira, başkaları kendileri için bir şey yapmadıkça onlara fayda sağlamaya çalışmak boşunadır.
Biliyor.
Hayattaki güzellikleri yalnızca kendisi için ve bunun değerini bilenler için yakalamaya devam ediyor...

En azından benim için durum böyle.

Hayatın keyifli yanlarına odaklanmaya çalışmak, 
Süregelmişliklere bir nebze olsun renk katmak, 
Kişisel gelişerek hayata daha olumlu bakmak felsefesiyle, 
Gökçen Gökyer Blog 4. yılını geride bıraktı...!


Emeği geçen, yolu bloga düşen, keyfimize ilham veren herkese teşekkürler...!

Daha da kalabalıklaşmamız dileğiyle... 

Çok Sevgiler =)

More

Bu Blogda Ara

Translate

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı