bumerang sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
bumerang sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster



Öncelikle konuyu özet geçmek istiyorum.=)

Üyesi olduğum Hürriyet Bumerang'ın "Bumerang Deneyim Günleri" kapsamında düzenledikleri yarışma ile 'En güzel gezi yazısı"nı gönderen 5 blog yazarı,  29 Haziran – 1 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek olan Batum gezisine katılma hakkı kazanacaktı.

Ben de bu kapsamda "Romance of Rome @AVRUPA GÜNCESİ" başlıklı yazımla bu eşsiz deneyimde yer alma fırsatını yakaladım!

Bu bağlamda hem farklı "blogger"ların dünyasını keşfettim, hem hürriyet ailesinin içinde yer aldım, hem Gürcistan'dan yepyeni dostlar edindim, hem de o çok görmeyi istediğim "Batum"a gidebildim.

İşin bir diğer keyifli yanı da, her blog yazarının konuları farklı açılardan ele alması... Ağırlıklı olarak, Oburcan; gastronomi (http://www.oburcan.com/), Ahmet; sosyal medya (http://rahatyazar.blogspot.com/), bilinmeyen rota; gezi (http://bilinmeyenrota.blogspot.com) ve Ali; halkla ilişkiler (http://www.alyldrm.com/) üzerine yazmakta. Benden ise daha çok şehir yapısı ve mimari üzerine yazmam beklenmekte. =)

Hepimizin birbirleri ve bumerang ekibi ile frekansı tutunca da gezimizin tadını çıkarmak kaçınılmaz oldu! Batum'daki programımızın harika bir şekilde gerçekleşmesini sağlayan Nino, İlker ve Tamar ise şehri iki kat sevmemizi sağladı diyebilirim.

Gezi o kadar yoğun geçti ki, arada hiç boş vakit kalmadı. Uyuyacak zamanı bile zor bulduk diyebilirim. Bütün gün minibüsümüzle Nino öncülüğünde gezip, akşamları "Tamada"mız İlker eşliğinde leziz ve saatler süren yemekler yedik - Tamada'nın ne olduğuna daha sonra değineceğim=) -, geceleri de hep bitmek bilmez programlarla noktaladık. Hatta, "gecelere hep üç nokta koyduk" demem daha doğru olabilir, zira çoğu gitmeyi kafamıza koyduğumuz yere yorgunluğumuza yenik düşerek gidemedik geceler akıp geçtikçe su gibi...=)


Batum'da bizi karşılayan ekip, bizi sürekli memnun tutmaya çabalayan ve bunu fazlasıyla başaran sımsıcak insanlardı. Zaten Gürcistan insanlarının geneli sıcak, samimi ve güler yüzlü... Sizi daha hava alanında ellerinde baklava tutan yerel kıyafet giymiş iki küçük arkadaşla karşılıyorlar, siz düşünün gerisini... =) İşte böyle bir ekip sayesinde ne müzesi kaldı görmediğimiz, ne mimari yapıları; ne de tatmadığımız lezzetleri... 

Aslında yazılabilecek bir sürü farklı konusu var Batum'un, ama genel olarak şöyle özetleyebilirim sanırım:
Batum, tam anlamıyla bir "hacı yatmaz" olmuş yıllar boyunca. Geçirdiği darbelere, yıkımlara, sıkıntılara karşı hep bir tutunacak dal bulmuş kendine toparlanmak adına hemen ertesinde. Günümüzde de hala tarihin farklı izlerini taşıyan kent dokusu, inşa edilmekte olan yeni binaları ve gelişmekte olan projeleri ile sevdirmeyi başarmış kendisini her seferinde kendi halkına, komşularına ve diğer dünya ülkelerine... Yönetimin halkıyla arası da gayet iyi. Acara  Özerk Cumhuriyet Hükümet Başkanı Levan Varshalomidze ile gecenin bir saati oturup çaça içerek sohbet bile ettik, orda olduğumuzu öğrenip bizi davet edince...






Aslında yazılacak daha bir sürü konu var. Sadece, öncelikli olarak genel düşüncelerimi paylaşmak istedim.  Gerisi de yakında gelir nasılsa...=)

Herşey müthişti kısacası. Bu fırsatı yaratan, içinde yer almamızı sağlayan, programı kusursuz hazırlayan başta Hilal ve Pınar olmak üzere tüm Hürriyet Bumerang ekibine, daha sonra bizi Batum'da sımsıcak ağırlayan Nino ve İlker'e ve eğlenmemde büyük payı olan diğer blog yazarı arkadaşlarıma teşekkürler...


Hürriyet'in blog yazarlarının ve seçkin davetlilerin bir araya geldiği 2. Bumerang Ödül Gecesi, 29 Kasım Perşembe günü Hilton Convention Center'da gerçekleştirildi. Herşeyi düşünülmüş organizasyon tüm gelenlerin geceden memnun ayrılmasını sağladı... 

Bir blog açıyorsunuz; kendiniz için öncelikle... "Ne varsa aklıma bir yazayım da, gerisi nasılsa gelir" diyorsunuz... Önce bir-iki tıklanmaya başlanıyorsunuz, tanıyanlar 'hayırlı olsun'a giriyor sayfanıza... Derken arama motorlarında yerinizi almaya başlıyorsunuz, teker teker aranmaya başlandıkça eklediğiniz etiketler, sizle karşılaşma, belki de tanışıp kaynaşmalar başlıyor blogunuzla... Ama işte, arama motoru, eş-dost oluyor ziyaretçileriniz ilk önceleri... Tamam, kabul, siz öncelikle tıklanma kaygısı yaşamadan, erişilebilirlik hayallerinizi yüksek tutmadan başlıyorsunuz yazmaya. Ama işte sizdeki birikimler artıyor ya hani, sizin içinizdeki heyecan da katlanarak büyüyor ya hani... Yetmez duruma geliyor bir yerden sonra kendi bireysel çabalarınız, aranıp bulunma sayılarınız...

Sonra hergün açıp okuduğunuz gazetenin websitesini yine açıyorsunuz bir gün ve bir blog sayfasına denk geliyorsunuz. 'Bumerang' diyor kendisine sayfa, "kaydolduğunuzda sizi tanıtacağız binlerce insana" diye iddia ediyor. İlk gördüğünüz an, içinizde  bir ısınma hissiyatı beliriyor. İnsanoğlu malum, hep bir destek, hep bir güvence arıyor her an her yerde kendine. Bu da sanki bir arka çıkma, elinizden tutulup yukarı çekilme durumu gibi geliyor size. 

Ne zaman ki kendinizi bu dünyanın içine bırakıyorsunuz, gerisi geliyor çorap söküğü gibi... İlk önce, blog trafiğinizde hareketlenmeler artmaya başlıyor, daha çok bulunmaya başlanıyorsunuz internet araştırmalarında. Daha sonra paylaşımlarıyla bloggerları destekleyen, hayali kahraman olmadıklarını her fırsatta ispatlayan sayfanın yöneticilerini tanımaya başlıyorsunuz... 

Daha ileri zamanlarda, bir bakıyorsunuz, size bir teklif geliyor. "Yayınlayın reklamları, tıklanıyorsunuz çünkü, başarılısınız siz de" deniyor. Sizin de  cesaretiniz artıyor, daha çok paylaşımda bulunmaya teşvik oluyorsunuz.

Bununla da kalmıyor, Bumerang ekibi... 'Gelin, kaynaşacağız!' diyor bu sefer de, yarışmalar açmaya başlıyor. Artık bu dünyanın cazibesine kapılmışsınızdır nasılsa, katılmamak pek mümkün olmuyor etkileşimlere bir yerden sonra... "Gittiğiniz, gördüğünüz yeri anlatmışsanız, paylaşın bizimle, beraber de gezelim, Batum'a gidelim" diyorlar. İçinizde bir umut, alıyorsunuz siz de birer bilet, 'piyangoya talibim' diyerek. 

Sonra kendinizi Batum'da buluyorsunuz bir hafta içinde, heyecanlı bir telaşla, "tanımadıklarımla tatile mi çıkıyorum?!" endişesi bir yandan da aklınızda! 'Ama "olsun" diyorsunuz, "Hürriyet var arkanda, bırak kendini akıntının kollarına..."
Hikayenin gerisi ise rüya gibi, toplam 7 kişi, herkeste birbirini yıllardır tanıyormuş hissi, herkes kendi dalında nitelikli, en çok da yeni yeni oluşan blogger olduklarının somut bilinci...

YazarkafeKahramanımızın hikayesinin başlangıcı böyle gelişti. Sonrası zaten ailenin resmi üyeliği... Yazarkafe'de yazarlık, daha çok paylaşım, daha çok paylaşılma, daha çok kaynaşma ve daha çok sosyal platformda yer alma da ilaveleri...

Bir yerden sonra, başka nerde yazarsanız yazın, neresiyle paylaşımda bulunursanız bulunun, yeri özel olan, blogger olmanızın farkındalığını içten yaşatan asıl bir destekçiniz vardır hep ve O'nun yeri ayrıdır... O, 'Bumerang'dır!..




Hürriyet Bumerang'ın düzenlediği Bumerang Blog Yarışması başladı!..
Bu sene üçüncüsü düzenlenecek olan Bumerang Ödül Gecesi için yarışacak olan farklı kategorilerdeki birçok blogger arasında ben de yerimi aldım.
Gün geçtikçe daha fazla kişiye sesimi duyurabilmek ve beni gerçekten severek takip eden kişileri tanımak ve bilmek gerçekten mutluluk verici.. Herkese çok çok teşekkür ediyorum.
Eğer en iyi blog yarışmasında bu blogun da ödül alması gerektiğini düşünüyorsanız tamamen ücretsiz olan oylamada Gökçen Gökyer Blog adına siz de oy kullanabilirsiniz..
Oylama için oy ver logosuna tıkladıktan sonra telefon numaranızı girerek cep telefonunuza gelen şifreyi alt kısma yazdığınızda oy verme işlemini tamamlamış oluyorsunuz.
Bu kadar kısa ve basit! =)
Sizlerle anlamlanan Gökçen Gökyer Blog'un yine sizlerle taçlanması en büyük keyif benim için...
Şimdiden çok teşekkür ederim..
Çok Sevgiler...!
Gökçen Gökyer Blog
Küçükken ilkokul öğretmenim anlatırdı "ileride bu tahtalar, tebeşirler olmayacak. Herkesin önünde kendi bilgisayarı olacak ve ben anlattığımda hepiniz onlara yazacaksınız notunuzu.." diye. Gözümde nasıl bir fantastik kurgu canlanırdı da hiç ihtimal vermezdim tüm bunların olacağı zamanlara şahit olacağımıza..

Sene oldu 2014... Uzay çağı diye tabir edilen bir döneme girdik ve bildiğimiz her şey format görmeye başladı.. Telefonlar, televizyonlar, bilgisayarlar ve hatta sektörler... Zaman ve mekan algısı gittikçe soyutlaşmaya, önem verilen tüm değerler görünmezlik ve sanal dünyalar içerisinde belirmeye başladı.. Hatta para bile sanal dünyada yeni bir kimlik bulmaya başladı kendisine!

Tüm bunları biraz içinden biraz dışından takip ederken, şimdi bunların tam da merkezinden; olayın kurgu noktasından işleyişine değin bütünüyle sürecin içinde yer alan ve artık bu işte ustalaşarak insanlara bunu tanıtan ve öğreten esas kişi oldu bu seferki röportaj kahramanım: Sevgili İsmail Hakkı Polat!

Kendisi aslen ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü mezunu. Kariyerinde devam ettiği Turkcell, Vodafone gibi firmalarda dahil olduğu internet ve yeni medya dünyasının oluşum sürecinde gelişmiş, geliştirmiş ve bu konuda uzman olmuş.. Geçen yılki Hürriyet Bumerang Blog Ödül Töreni'nde jüri üyesi olduğu sırada tanışma fırsatı bulduğum, Pusula Programı danışmanı, birçok önemli yarışmalarda jüri üyesi demirbaşı, Kadir Has Üniversitesi  Öğretim Görevlisi... Aynı zamanda Sabah Gazetesi ve benzeri yerlerde yazmakta...Üstelik o da bizden biri: blogger!

Biz Y kuşağının merakla takip ettiği, X kuşağının şaşkınlık yaşarken Z kuşağının içinde geliştiği sosyal ve yeni medya durumlarını bir Y kuşağı bireyi olarak sordum ve sorguladım gelişmek ve geliştirmek adına sosyal medyada.

Sayın İsmail Hocam, nedir bu yeni medya?!
 
Sakin olmak ne kadar zor şu ülkede... Sürekli bir telaşe, bir endişe, gereksiz bir acele... Üstelik bulaşıcı bir hastalıktan aşağı kalır yanı yok... Sen sinirleniyorsun, ötekine çatıyorsun, o da başkasına... Derken bir bakıyorsun negatif enerji almış başını yürümüş ve hiç farkında olmadan sana geri dönmüş. Bumerang misali...

Hayatta tahammül edemediğim bir şey varsa o da negatif insan herhalde... Çevremde itinayla bulundurmamaya, bulunan olduğunda da kaçmaya çalışırım. Eğer sevdiğim bir insansa da önce hayata kazandırmaya çalışırım, sonra baktım olmadı, yavaştan sıvışırım =)
Ha, bu demek değil ki her pozitif yaklaştığınız durum olumlu sonuçlanacak... Olmayacak bir şey için ne yaparsanız yapın boş bazen... Ne var ki, sonuç nasıl olursa olsun, size mutluluğunuz kar kalmış olacak. E siz zaten hali hazırda güçlü, pozitif, kendine güvenen biriyseniz, bir diğer engele koşmak ve onu aşmaya çalışmak da kaçınılmaz olacaktır. Hatta süreç keyifli bile gelecektir bir süre sonra, zira siz mutlu ve enerjik olduktan sonra, ne yaparsanız yapın eğlenceli olacaktır ;)

Bu mutluluğun, enerjinin etkileşimli olarak çevrenize geçmesi de, ektiğiniz ürünü biçmek gibi bir şey olacaktır. Güzel enerjilerin, güzel gelişmelerin size geri dönüş yapması kadar güzel bir şey var mı?

O yüzden, lütfen ve lütfen küçük harfle konuşup, emir kiplerinden kaçınmaya, klişe de olsa bardağın dolu tarafını görmeye çalışın ve tüm bunları başarmak için de öncelikle gülümsemeyi yüzünüzden eksik etmeyin. Tek başınıza dahi olsanız, kendi kendinize gülümseyin. Yüreğinize etki etmesi yalnızca 3 saniyenizi alacaktır! ;)

Tüm bunlar da yetmiyor diyorsanız, gidin birer çikolata yiyin allaseniz... =)
Psikodrama kursumun son dersinde bir armağan verilmişti bana: "Farkındalık"...

Onun içeriği başkaydı tabi.. Daha kişiseldi.. Daha içseldi.. Ama o gün bugündür sık kullanmaya başladığım bir hediye olarak belirledim kendisini..

Önemliydi zira.. Emeğinin, başarısının, değerlerinin, yapabildiklerinin ve yapabileceklerinin farkında olmalıydı insan.. Gelişmek ve hakkını verebilmek için gerekliydi..

Ben bu durumu daha da derinleştirir oldum ne var ki son zamanlarda.. Hatalarının, yanlışlarının, var olan haklarının, olması gereken standartlarının, yaşam amacının ve birey olmasının da farkında olmalıydı insan... Belki de temel olarak bunları bilmeliydi en başından..

  • Vatandaş olmanın bilincinde olmalıydı.. Haklarını bilmeli, ihlal edilmesine müsaade etmemeliydi..
  • Bireysel çıkarın, aslında bütünde ne kadar büyük çatırtılar oluşturabileceğini ve bunun yine bumerang misali ona geri dönebileceğini bilmeliydi..
  • At gözlüklerini çıkarmalıydı artık bir an evvel.. Sadece atacağı bir diğer adım mesafesinden çıkarmalıydı görüşünü, bilmeliydi dünyanın aslında ne kadar büyük, ufuktaki çizgiden sonrasının ne kadar engin olduğunu..
  • Cehalete boyun eğmemeliydi hiçbir zaman.. Aklı, mantığı ve vicdanı hep birlikte yürütmeliydi... Kirletmemeliydi ne kendisini ne de çevresindekileri hiçbir zaman...
  • Göz göre göre yanlışı kabul etmemeliydi, sadece o anda ve o günde kalacağını düşünerek.. Yarınların bugünden çok daha uzun süreceğini ve geri dönüşünün çok daha büyük yanlışlar getireceğini idrak etmeliydi..
  • Dürüst olmalıydı.. Kandırmamalıydı kimseyi, en çok da kendisini...
  • Kötülükle yaşamaktan vazgeçmeliydi.. Bencil olmaktan, hastalıklı düşüncelerden ve hep diğerini aşağı çekerek yükselmiş görünmeye çalışmaktan vazgeçmeliydi.. İyilikle, temiz düşüncelerle ve bireysel azimle kendisi zaten yükselecekti eğer farkedebilseydi..
  • Ve özgür olabilmeliydi.. Tutsaklıktan, önce düşünce olarak kurtulabilmeli, evrensel çıkarların, evrensel başarıların, insaniyet namında ilerlemenin o kişideki en büyük başarı olacağını artık er ya da geç öğrenmeliydi..
  • Kimsenin kimseye mantık dışı, tutarsızca ve umarsızca kısıtlama getirmesine hakkı yoktu.. Gelişmek istemeyen, sığ düşüncelerde boğulmak isteyenler, okyanuslara yelken açmaya hazırlananlardan uzak durmayı ve en azından onlara engel olmaması gerektiğini bilmeliydi..
  • Farkındalıklarını artık bir an önce fark edebilmeliydi..!

I took me YEARS to realize this to be true, but when I did, I realized I spent so so much time trying to fit other people's perspective of what and who I should be. I am a phenomenal woman. I have spent almost 30 years of worrying about others opinion's. Not anymore!



Facebook yeni yıl hediyesi yapmış herkese. 2012'de yaşadığınız 20 önemli anı sizin için özetlemiş. "Neymiş bakayım?" merakı ile şöyle bir göz attım da... "Hepsi aynı yılda mı olmuş?!" dedim sayfanın sonuna geldiğimde. Ne dolu geçmiş, neler değişmiş hayatta meğer bir sene içinde... 

"Erasmus'tan dönmenin verdiği boşluğu doldurma gayesi ile hiç arkaya bakmadan yol alma çabası mıdır acaba?" diye düşünmeden edemedim. Durup arkamı dönersem herşey yalan olabilir tedirginliği içerisinde...

Tabi yaşananları silip atmak da yapılabilecek en son şey olduğu için blog açarak başlamışım işe ilk olarak... 2012'ye girdikten sonra da devamı gelmiş. Yılın ilk ayında girmişim Odtülü'ler Bülteni'ne mesela... Bir yandan tezi bitirme telaşesi, bir yandan spor, bir yandan tezin makalesi derken Amerika'dan kabul almışım konferansta sunum yapmak adına... Sonra işi gücü bırakıp 16 saat yol gitmişim gözümü karartıp bi' başıma. Harvard'ın havasını solumuş, sunumumu yapmışım. O görmeyi çok istediğim New York'a azmetmiş ayak basmışım...

Bir haftalık rüyanın sonunda tekrar ülkeye dönmüş tezi bitirme çabalarına tekrar girmişim. O sırada yazılarım bültende çıkmış, Hürriyet Bumerang'ın üyesi olmuşum... Derken yarışma açmışlar, ben seçilecek 5 kişiden biri olmuş Batum'a gitmiş, harika dostlar edinmişim. Hükümet başkanına chacha içtiğimiz aynı masada "gaumarcos!" demişim. Döndüğümüzde de çoktan Yazarkafe yazarlarından birisi olmuş çıkmışım...

Gelmiş tekrar tezime dönmüşüm, aralarda abime önce nişan, sonrasında düğün yapmışım, işe girmiş çıkmışım, derken mezun olmuşum, muhteşem bir tatil yapmış ardından tekrar işe dönmüşüm... Erasmus'tan artık akraba olduğumuza inandığım Yunan dostlarımız gelmiş, Türk olanlarıyla çoktan o temelleri perçinlemiş sık sık görüşür olmuşum. -Sahi, cidden topu topu 1 sene mi geçmiş hayatlarımız çakıştığından beri? Sanki asırlardır arkadaşmışız gibi...-

Sonra Hürriyet tekrar yarışma açmış ama bu sefer ödül almak adına değil de, davetli olarak; eski dostlarımı görmek adına gitmişim... (PS. Oylama için destek olan herkese sonsuz teşekkürler, bir dahaki sefere umarım=) ) Derken Radikal'in Genel Yayın Yönetmeni, arkadaşımla bizi kendi blog yazarları arasına davet etmiş, yazılarımı artık daha çok kişiyle paylaşır olmuşum... Vesaire vesaire... 

İşin hala yadırgadığım kısmı ise kendimi bildim bileli olduğum öğrencilikten artık terfi almış, iş hayatına adım atmış, yalnız yaşamaya başlamışım. Adam olmak adına atılan adımlar bunlar mıdır acaba? Adam olacak çocuklar ne zaman adam olurlar peki? Hı Barış Abi?..




Gün geçmiyor ki Gökçen Gökyer Blog'da yeni dosyalar oluşmasın! =) Konuk yazar klasörümde bugün bir 'iade-i ziyaret' söz konusu... Bildiğiniz üzere, sevgili OMActivities Blog yazarı Özgehan Omağ'ın -ki kendisi Hürriyet Bumerang Ailesi'nden akrabam olur =) - konuk yazarlarının 'Ankara ayağı'yım. (Daha önce okumadıysanız eğer bunu ve bunu tıklayabilirsiniz=) )

Kendisi, Geocaching hobisinde 'master degree' olur. "Peki nedir bu Geocaching?" diyorsanız eğer, buyursun kendisi anlatsın diyor, sözü Özgehan Omağ'a bırakıyorum.;))

PS. ODTÜ de bu işin içindeymiş de hiç bilememişiz =)




Lüset Kohen Fins, İstanbul'da doğmuş, 1997-2009 yılları arasında City Plus İstanbul dergisini yayınlamış, ardından New York'ta NYC Food & Mood ismiyle dört yıl süresince şehir rehberi çıkarmış bir yazar... Hem İstanbul'un hem de New York'un metropolitan yaşamıyla harmanlanmış bir birikime sahip olmuş kendisi...

Şimdiyse onu ‘’On Derin Ayak İzi’’ adını taşıyan kitabıyla görüyoruz karşımızda. İngilizce olarak kaleme almış olduğu kitabı, yine kendisi Türkçe'ye çevirmiş olduğu için şanslı olduğumuzu düşünüyorum, zira yazarın gerçek düşünce ve işleyiş tarzının en doğru bu şekilde anlaşılabileceği görüşündeyim.. 

Uluslararası HarperCollins Authonomy Ödülü’ne layık görüldüğü Şubat 2013'ten sonra ülkemizde de oldukça merak uyandırmayı başarmış durumda "On Derin Ayak İzi"... 

Julia Roberts'ın daha sonradan filminde yer aldığı Elizabeth Gilbert'a ait 'Ye, Dua Et, Sev' kitabında en ilgimi çekmiş olan Hindistan bölümünden ve Mina Urgan'ın 'Bir Dinazorun Anıları' isimli kitabında bahsettiği aborjinlerin kendilerine has yöntemlerinden aşina olduğum, oldum olası bende merak ve gizem uyandırmayı başarmış olan bir terim vardır bu kitapta da önemli paya sahip olan: 'Mantra'lar...

Lüset Kohen Fins de, kendi romanında kurgulamış olduğu bir düşünce akımı olan 'Zhuizm'e dair mantraları bizlerle buluşturuyor kitabında...

Özellikle de bu yüzden ‘’On Derin Ayak İzi’’ okunacaklar listeme ilk sıradan giriş yapmış bulunmakta!

İşin sürpriz kısmı olarak ise şimdi gelin bir de romanını ve düşüncelerini kendi kaleminden bizzat dinleyelim...!! 

 


More

Bu Blogda Ara

Translate

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı