Yaşadığın yerin evinden ibaret olmadığını, kentin bütünü
olduğunu veya olması gerektiğini ilk Hamburg’da keşfetmiştim.
Kendini evinde hissetmen; oturduğun ev, yerleşik düzene
girmiş olduğun yer anlamına gelmiyordu sadece. Kenti tüm özellikleri,
coğrafyası, yapılaşması, insanları, alt yapısı, aktiviteleri ve network’ü ile
sahiplenmeliydin öncelikle, o kenti evin olarak hissetmen için.
Ankara’daki "içinden çıkmak istemediğin belirli bir sınır
çizgisi" veya İzmir’de olduğu gibi "şu iki özellikle şehri kabullenebilirim" gerçeği gibi
değildi o şehri evin olarak görmek.
"O kenti evin olarak hissedebilmen için içermesi gerekenler" diye
yeni bir yazı dizisi başlatıyorum bundan sonra.!
