10 yıl içinde 10 farklı dosya konusu, 10 farklı hayat görüşüyle, 10 farklı insan seli, 10 farklı hayat tecrübesiyle...
En çok da 10 farklı ben ile...
Her yıl değişen, her yıl yenilenen, her yıl kabuk değiştiren bir ben ile...
Hem hayat görüşüm, hem insanlara bakışım, hem kişisel sabır taşım, hem de hercai tavrımla, herkesi seven ama hiçbir karakteri benimsemeyen bir içselliğe büründüğüm andayım.
Herkese güvenen ama kimseye güvenerek iş yapmayan bir karardayım.
Herkese ve her şeye değer veren ama değerimi göremeyen kimseye taviz veremediğim bir farkındalıktayım.
Sürekli öğrenmeye çalışan, bilgili herkese karşı önünü ilikleyen ama üstten konuşan kimseye eyvallahı olmayan bir eşitlik sevdasındayım.
Sürekli iyilik peşinde, iyi bir insan olma yolunda koşan ama içi nefret dolu kimseyi yolda tutturmayan bir parkurdayım.
Hayattan keyif almayı merkeze alan, keyfin ne olduğundan bi' haber olan herkese hayatın anlamını anlatma çabasında olan bir takıntıdayım.
Kimsenin hayatına karışmayan ama ne yapacağıma karar vermeye çalışan herkesten hesap sorma davasındayım.
ve tüm bu zamana kadar geldiğim yolda hep Gökçen Gökyer Blog'daydım.
Her kilometre taşımda, her farkındalığımda burada soluklandım.
Tüm bu dönüşüm sürecimi buraya aktardım.
Bu koca 10 yılda Gökçen Gökyer Blog'a katkı sunan, misafir gelen, bizi misafir eden herkese ve en özeli de ilk günden bu yana ilgiyle takip eden herkese ama herkese çok teşekkür ederim!
'Hayat paylaştıkça güzel' dedikleri, blog için de geçerliymiş...
Daha nice paylaşımlarımıza,
Sevgiyle,
Sevgilerimle!
155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor.
Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…
Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor…
Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.
The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.
Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.
Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.
"Bugünü ve anı yaşa" hayat sloganımı, "jump at opportunity" hayat görüşümü ve "spontanelik efsanedir" hayat felsefemi aynı cümle içinde kullandığım muhteşem bir hafta sonu programı geçirmiş olarak, sizlere de anlatacak birkaç küçük seyahat tüyosu getirdim.
Pek sevmediğin bir şehirde yaşamanın getirdiği bir avantaj var, o da çevre illeri keşfetmek ve olabildiğince hafta sonları ve tatillerde seyahat programı ayarlayabilmek. Hele ki, yanındakiler ve karşılaştıkların müthişlerse.!
Bu felsefe ile son zamanlarda keşfettiğimiz bir şehir var ki, yaz için aslında hiç de ihtimal vermeyecek olduğunuz bir yer: İzmit/Kocaeli!
Her seferinde niye gittiğimi, dönerken de niye döndüğümü sorguladığım bir şehir oldu adeta burası.
Kocaelililer için klasik, bizim içinse yeni bir keşif diyebileceğimiz bir yer daha oldu bu seferkinde: Değirmendere...
Bazen bir şeyi çok istersin, ama olmasına ihtimal bile vermezsin. Sonra bir bakarsın hayat sana yolunu öyle bir yapmış ki, hiç ummadığın anda o istediğin şey kucağına gelmiş. Bazen de "olmaması için hiç bir sebep yok" deyip adım atarsın ilerlemek üzere, sonra bir fark edersin ki olmasını beklediğin şeyle aranda uçurumlar varmış meğer...
İşin ilginç yanı da, sen tam uçurumu görüp arkanı dönersin başka bir yol bulmak üzere, tam o anda gelir önüne köprü kurarlar gel uçurumu geç diye... Ama sen o yoldan vazgeçmişsindir bir kere, cazip değildir o güzergah artık gözünde...
İnsan arada durup düşünüyor, herşey olması gerektiği gibi ilerlediği için mi hayat sürekli olmasını beklediğin ve istediğin şeylerin kimisine engeller koyarken, kimisini üzerine zembille indiriyor? Yoksa aslında her şey kişinin kendi elinde de, istediği şey için yeteri kadar çaba sarfetmiyor veya hemen teslim mi oluyor en ufak engebede?
"Keşke"ler "iyi ki" oluyor bir gün çoğu zaman kabul, ama "keşke" süreçleri insanı ne kadar yıpratıyor, bundan haberi var mı acaba evrenin ? Merak ediyorum arada...
Bazı şeyleri görürsün, duyarsın ve hatta tanık olursun da hiç anlam yüklemezsin yine de.. En çok da Hollywood filmlerinde gördüğümüz için yerleşmiştir mantığımıza senaryo gereği olduğu belki de..
Seni senden iyi kim bilebilir? Kim çözebilir şifrelerini, sen bile kıramadıktan sonra en nihayetinde?!
Seni sen olduğun için kabul etmeyi bilmeyen yaşam anlayışı hakimdir ülkemizde neticesinde...
Karşındaki neyse, o nasıl isterse ona göre davranmalıyız kabullenilmek ve geçinmek için sadece... Böyle öğretilmiştik çünkü her şeyin öncesinde...
Eminim, bu düşünceler hiçbir zaman solo olmayan seslerden oluşuyor birçok yerde, birçok kimlikte..
İşte sırf bu yüzden de, bir şeyler hep yanlıştı bu hayat dediğimiz yerde.. Bir şeyler yanlış, bir şeyler tersti.. Ama ne?!
Küçükken hafta sonu keyiflerimiz ayrı olurdu. Bizde genelde annemle abim sabahları uyurken biz babamla çoktan kalkmış tv karşısında olurduk. Kahvaltının hazır olmasına daha olurdu çünkü. O zamanlar izlediğimiz programlardan biriydi "Küçük Şeyler". O anlattıkça kendimize dersler çıkarır, mizahi diliyle yüzümüde oluşturduğu tebessümü kahvaltı soframıza taşırdık.
Eskiden daha mı nitelikli programlar olurdu diye daha çok tv izlerdik, yoksa artık az tv izlediğimiz için mi nitelikli program göremez olduk bilemiyorum. Belki de biliyorum. Cevabından kaçıyorum.
Kelimelerime tercüman olacağını bildiğim için, lafı fazla uzatmadan Saygıdeğer Prof. Dr. Üstün Dökmen ile keyifli röportajımıza geçiyorum.
Yine bir Gökçen Gökyer Blog’da
röportaj günü ve ben yine çok özel bir insanla tanışma şerefine nail oldum. Dev
Bağcan ailesinden Sevgili Sonat Bağcan ile çok keyifli bir röportaj
gerçekleştirdik.
Üstelik bu sefer çok daha keyifli
bir ortam yakalayarak, tam bir kahve sohbeti yaşadık yağmurlu Ankara akşamında.
Gökçen Gökyer (@gokcengokyer)'in paylaştığı bir gönderi ()
Hem aynı şehirde yaşıyor olmamız,
hem de Aurora Sports’tan (Tık Tık) spor arkadaşı olmamız (ki bunu Maryana
vesilesiyle öğrenmiş oldum), röportajı aceleye gelmeden, tüm yeni albüm yoğunluğunu atlattıktan sonra keyifle gerçekleştirmemize olanak
sağladı.
İyi ki de öyle olmuş. Saatlerin
nasıl geçtiğini anlamadığımız, kaydı kapattıktan sonra da uzunca bir süre
lafımızı sonlandıramadığımız çok hoş bir buluşma oldu. Hem çok naif, hem çok
samimi, hem de oldukça dolu biri olması ile uzunca süredir yaşadığım kültürel
boşluktan sonra (Tık Tık) ruhuma çok iyi geldi açıkçası.
Lafı fazla uzatmıyorum, kahveleriniz hazırsa buyurun sohbetimize başlayalım!
G.G. 90’lı (96) yıllarda çıkış
yaptıktan sonra albüm epey geç geldi. Neden ara verdiniz? 90’larda Türkiye’de
müzik sektörü yeni gelişmekte olduğu için çıkış yapan sanatçılar daha
kıymetliydi aslında, o popülariteden neden geri çektiniz kendinizi?
S.B. Aslında birkaç radyo
programına katıldığımda programcılar benim şarkılarımın hepsini ezbere
biliyorlardı ve başucu cd’si olduğunu söylediler ve hatta o zamanlar
şarkılarımla ve yaşamımla ilgili anlattığım şeyleri hatırlıyorlardı. Ben bunun
farkında değildim. Aslında “Nereye Gidiyorsun” şarkısı çok popüler olmuş ve ben
bunun yeni farkına varıyorum. O zamanlar için şöyle bir şeydi, çok aradığımı
bulamadım sanki. Bir de, hani hayat gücü denilen bir şey var ya, muhtemelen
hayatı da çok bilmiyordum. Kendimi güçsüz hissetmiş olabilirim. Bir de üstüne
aşık oldum, kocamı buldum ve geri dönüş yaptım Ankara’ya. (Tamam, şimdi cevabı
aldım diyorum, gülüyoruz.) Ama şöyle de değildi, kocam ‘müzik yapamazsın’ gibi
bir şey de demedi ve her zaman bana destek vermiştir. Ben çektim kendimi. Ama o
sırada hayatımda yine de müzik vardı, arada küçük konserler veriyordum,
kardeşlerimle de bir şeyler yapıyorduk, örneğin küçük kardeşimle mantra müziği
yapıyorduk. (Bu konuyla ilgili de az sonra sorum olacak diye not düşüyorum.)
Geride kalmadım ama çok görünürde değildim.
G.G. Beklentimi karşılamayan dediğiniz
durum ne açıdan?
S.B. Sektörle ilgili aslında. O zaman
şimdiki gibi değildi. Şimdi istediğin zaman bir ürün yaratıyorsun ve internet
ortamına koyuyorsun, özgürsün. Ama o zamanlar sistemin içindeyken, o sisteme
uygun şeyler isteniyordu senden. Benim yaptığım şey öyle ya da böyle sisteme
uygun bir şey değildi. (Ne açıdan diye merak ediyorum, açıklıyor…) Mesela,
babamın beste ve sözlerini seslendirdim, “yarın çok güzel olmalıyım anne” diye
bir şarkım vardı. Orada anlatılan şey bir genç kızın ilk aşkını yaşaması ve
anne-babayla bunu paylaşamaması. Şimdi paylaşılabiliyor. Bu gibi şeylerden
bahsediyorduk, biraz sistemin dışında bir albümdü. Yine de özgürdüm ve
şanslıydım, halam Selda Bağcan’ın yapım şirketinden çıkardım albümümü. Ama
katıldığım televizyon programları, röportajlar vb seni başka bir yöne
yönlendiriyor ve ben kendimi orada özgür hissetmedim. Herhalde öyle bir şeydi.
G.G. Müziğe ara verdiğiniz
yıllarda yaşadığınız bir nevi içsel yolculuk var ve bunun vesilesiyle ortaya
çıkmış bir ninni albümü… Bu süreci anlatabilir misiniz nasıl gelişti?
S.B. Belki de özgürce
yaratamadığım için, bu farkına varmaksızın sende bir huzursuzluk ve mutsuzluk
yaratıyor-muş. -Muş çünkü bunu yaşamın içerisindeyken fark etmiyorsun.
Evlatlarım; iki oğlum da büyüdükten sonra bir boşluk yaşadım. Annelikle ilgili
çocukların sana ihtiyaç duyduğu dönem içerisinde evet, ama o onların artık sana
ihtiyacı olmadığı dönemdi işte o soru başlıyor. Bu boşluk da “bu yaşamdaki
yerim nedir?” sorusuna götürüyor. Yani ben niye geldim? Buradaki görevim, benim
yapmam gereken bir şey var mı? O sorgulama sırasında ben yogayla tanıştım. Yoga
yapmaya başlayınca bu sorular daha da netleşti. Yoga hayat penceremi
değiştirdi. O sorulara net cevaplar bulmaya başladım. Ninni albümü de benim hiç
tasarladığım bir şey değildi. Geçmişte bana ‘ninni albümü yapacaksın’ deseler
gülerek bakardım. Ama bir yoga hocamın çocuğu oldu. Amerika’da yaşıyordu o
zamanlar. Ona bir hediye göndermek istedim ve bir ninni çıktı. (Bu arada
sesiniz çok yakışmış ninniye diye ekliyorum.)Ben de daha alto, tok bir sesim
olsun isterdim ama yumuşak bir sesim var, bu ses niye bana emanet edilmiş
derdim, meğer ninniler içinmiş. Yani aslında, bu sesin frekansı ninniler için’e
geldi konu. Hayatım boyunca da bilgi topladım yogadan, kendi mesleğim diş
hekimliğinden, Yeditepe Üniversitesi’nden aldığım bilinçli hipnoz
tekniklerinden, bir sürü okuduğum kitaplardan, aldığım eğitimlerden. Tüm
bunların sonucunda da bilinçaltımın annemin karnındayken bile nasıl kayıt
yaptığıyla ilgili bilgilenince ve kültürümüzde de “aman çocuğum dur, hızlı
koşma düşersin” diye kültürün içinde koşmayan bireyler yarattığımızı, yerinde
sayan bireyler yarattığımızı fark edince – kendim de dâhil olmak üzere –
içimizdeki çocuklara ve çocukların bilinçaltlarına onları özgür bireyler
olduklarını farkına vardıracak sözlerle ninniler, besteler kendiliğinden geldi.
Öyle çıktı ninni albümü. “Sen özgür ruh, sen güçlü ruh, huzur, barış sendedir”,
“dene, yanılsan da vazgeçme basamak taşların onlar, seni sen yapacak onlar”.
(Hafifçe mırıldanıyor o yumuşacık sesiyle, alkışlıyorum ister istemez bu küçük
kupleyi söylediğinde) Melodileri de tasarlamadım kendisi geldi. Sözlerin ikisi
kardeşim Seda’ya ait, gerisi bana ait. Seneler boyunca da dinlenilecek bir
albüm oldu.
G.G. “Müziğin bedendeki hücrelere
verdiği şifa” demişsiniz. Bir nevi “müzik ruhun gıdasıdır” tadında bir yorum
mu, yoksa ruhsal tedavi yöntemlerine yeni bir bakış açısı mı kastettiğiniz?
S.B. Müzik zaten bir frekans. En
azından kendimizden bakalım, bazen bir şey dinliyoruz birden moralimiz düşüyor.
Bunu bizi düşürecek bir müzikle mi, yükseltecek müzikle dinleyerek mi
yapılandırabiliriz bedenimizi? Seni düşürecek müziği dinleme demiyorum. Çünkü
bazen hüzne de ihtiyacımız oluyor. Ama hüznü çok düşüren değil de, kendi içsel
farkındalığına götürecek bir hüznün olması gerekiyor. Bir de %70’in su, Japon
bilim adamı Dr. Masaru Emoto’nun bir çalışmasında suya sözcükler söyleniyor ve
kristalize yapısı mikroskobik olarak inceleniyor. Kötü söz söylenmiş ya da
yapıştırılmış su kristallarinde karışık kristalleşme olurken, güzel sözlerin
söylendiği ya da yapıştırıldığı su kristallerinde daha düzgün kristalleşme
oluyor. Bunun bilimsel olarak da bir kanıtı var en azından. Dolayısıyla müzik
bir şifa.
G.G. Yeni albümünüzden bahsedelim
bir de. Hem yeni şarkılar var hem de 90’lı yıllardaki şarkınızın cover’ı.
İlginç bir hikâyesi var demiştiniz buluştuğumuzda?
S.B. Bir gün halam (Selda Bağcan)
Ankara’ya konsere geldi, ertesi gün bizde yemek yiyoruz. Dedi ki bana ‘senin bu
albümün çok güzel bir albümdü, o zaman doğan çocuklar şimdi 20’li yaşlarında ve
bu albümden haberleri yok ben buna çıkaracağım’. ‘Aman hala boşver’ dedim. ‘Hayır
getir sırayı yapacağım’ dedi ve yaptı kendisi. Ondan sonra da, ‘bana bir
fotoğraf çektir sen’ dedi. Ben de tamam dedim ama ciddiye almadım. Ondan sonra
da gerçekten aşkı anlatmak istedim. Yani dünya bir aşk olsa nasıl olabilir? Ve
yaratana âşık olsak ve yaratana aşk olsak, nasıl olabilir? Bunu son derece sade
sözlerle ve saf bir şekilde anlatmak istedim. Bu Yunanca bir eser aslında ve
ben bu esere takıldım. Yine aynı şekilde gittim bahçeye, kâğıdı kalemi aldım,
sözleri yazdım kalktım. Sonra halama, ‘o zaman yeni bir şarkı koyalım’ dedim ve
bu “Nefesim Senle”yi çalıştım. Sonra halam dedi ki, ‘sen benim söylediğim “O
Günler” şarkısını çok güzel söylersin, bunu da koyalım’. ‘Hayır halacım
koymayalım’ dedim, ‘hayır konacak’ dedi. (Gülüyoruz) Onu da koyduk ve hiç
aklımda olmayan bir şekilde “Nefesim Senle” albümü çıktı. Yeni ve eskinin
harmanlandığı bir albüm oldu.
G.G. İlk klip de bu şarkıya geldi…
S.B. Klibim çok güzel oldu. Cem Hamdi
Kaya’yla buluştuk. Onunla Instagram aracılığıyla tanıştık. Menajerim ve sosyal
medya yöneticim Özge Şengül önerdi. Çalışmalarına baktım ve ruhu çok hoşuma
gitti. Sonra buluştuk ve Eylül ayında Ağva’da 8-9 kişilik ekiple günün nasıl
geçtiğini anlamadığımız muhteşem bir klip çekimi yaptık. Öğlen yemek yemeyi
unuttuk. Sonra, gelinliğimi giydim klipte (şaşırıyorum, açıklıyor) Beyaz bir
kıyafet bulamıyordum, orda aklıma geldi ve denediğimde hala içine girebildiğimi
görünce onu giymek istedim. (Aslında albümün de mantığına uymuş, geçmiş ve
bugünü harmanladığı için gelinliği kullanmak da bir nevi tematik olarak uymuş,
diye yorumluyorum, bu fikri çok seviyor ve onaylıyor) Sen söyleyince giydiğim
her kıyafet bir anı ve üzerine yeni bir şey ekleyerek kullandım, bir tane
giydiğim kıyafet de yeni. Geçmişle bugünü harmanlamışım farkında olmadan.
G.G. “Nereye Gidiyorsun?” şarkısına da
klip gelecek mi tekrar?
S.B. Armagedon Türk, Orkun Tunç ile
çektik. Onunla buluşmamız da çok ilginç oldu. Ben bu albümde bir niyet koydum
ve niyetime uygun insanlarla bir anda buluştuk. PR için görüşme yaparken
İstanbul’da Ada Stüdyosu’nda kayıt yaptığım yerde Orkun’dan bahsettiler ve
aradım, anlaştık. Sonra görüştüğüm kişiler akşam eve gidiyorlar ayrı ayrı,
meğer onlar sevgiliymiş. Yine aşk yani. Remix de çok içime sinen bir çalışma
oldu. Ankara’da Siyah Beyaz Sanat Galerisi bize sponsor oldu ve orada sergisi
bulunan İtalyan sanatçı kullanmamıza izin verdi ve klibimizi çektik. Her şey
hazır bir, bir buçuk ay sonra inşallah yayına girecek.
Ankaralı kişilerle çalıştım
aslında tüm albümü çıkarırken. Tüm hazırlığımızı da Ankara’da yaptık.
G.G. Halanız Selda Bağcan, kız
kardeşiniz Serenad Bağcan, babanız Savaş Bağcan, Amcanız Sezer Bağcan… Yeni
albümünüzde özellikle herkesin bir katkısı olmuş. Bu süreçler nasıl ilerliyor
müzik hayatınızda. Yeni bir projeye başlarken talep mi götürüyorsunuz, yoksa onlardan
mı talep geliyor, nasıl bir ortaklık oluyor?
S.B. Amcalarım, Sezer Bağcan,
Serter Bağcan, halam Selda Bağcan, babam Savaş Bağcan… Şimdi Gökçen’cim bunlar
çok leb-i derya insanlar, çok başka kafalar. Onların her zaman eserleri var,
her zaman yaratıyorlar aslında. Biz o yaratımların içinden seçiyoruz. Mesela
kardeşim Serenad şimdi albüm yapıyor ve babamın yıllar önce yaptığı
şarkılarından seçerek seslendiriyor. Ama mesela Sezer Amcam da istediğimiz
zaman bizim için beste yapıyor, yani karışık oluyor. Kendi besteleri var, bize
isteyince bize de yapıyorlar, biz kendimiz de yapıyoruz. (Çok ekonomikmiş diye
gülüyorum, onaylıyor.) Yunanca parçanın telif hakkını alırken ne kadar ekonomik
olduğunu anladım. (Gülüyoruz yine)
G.G. Ailenin ortak yanı müzik
olsa da her birinizin farklı bir tarzı var. Selda Bağcan daha çok Türk Halk
Müziği ve Anadolu Rock, kardeşiniz Serenad Bağcan daha çok batı müziği,Seda Bağcan ise Mantra müziğin ülkemizdeki
temsilcisi ve siz de daha çok pop alanındasınız. Bu yönlenme, bu çeşitlilik
nasıl oldu?
S.B. İlk albümü büyüklerimden
sonra çıkaran benim aslında. Serenad’ın hikayesi de değişiktir. Devlet Çok
Sesli Korosu sanatçısıydı ve bir gün Nazım Hikmet Oratoryosu’nda solistin geç
kalmasıyla şef diyor ki, bizden birisi var gelsin söylesin. Fazıl (Say) da
dinliyor ve çok beğeniyor. Ondan sonra ‘Metin Altıok için bir eser var
seslendirir misin?’ diyor, Serenad gidiyor ve eseri seslendirirken, Fazıl ‘neden
biz bir albüm yapmıyoruz?’ diyor ve böylece albüm yapıyorlar. Çok hızlı
gelişti. Seda da Almanya’da yaşıyordu ve yogayla ilgili çalışmalar yaparken
mantralarla karşılaşıyor ve onu çok etkiliyor. Sonra bu mantraları bizim
melodilerimize uygun nasıl yapabilirim derken bu albümü çıkarmaya karar
veriyor. Seda bu albümü çıkarmaya karar verdiği zaman –bu arada Türkiye’nin ilk
mantra müzikçisi- biz aile olarak çok dalga geçtik. Bizim ailenin de böyle bir
tarafı var. Geçen halam da söyledi, ‘size laf geçiremiyorum, burnunuzun dikine
gidiyorsunuz’ diye. Öyleyiz gerçekten. Albümünü çıkardı ve geçen sene Grammy
Müzik Ödülleri’ne New Age tarzında aday adayı oldu. Gitarro şirketiyle
çalışıyor ve onlar Seda’yı önerdiler. (Böyle konuların gündeme fazla gelememiş
olması ne kadar üzücü bir durum ülkemizde diyorum, katılıyor) Buradan da hayat
bizi bir şekilde başka başka yönlere götürdü. Ama şu var, biz iki senedir arada
konserler veriyoruz ve acayip bir şey çıkıyor bizden. (Mesut Yar’ın programına
katıldıklarında dinlediğimi ve ne kadar uyumlu olduklarını düşündüğümü
söylüyorum) Gökkuşağı gibi hepimizden bir şeyler çıktı. Bakalım, halamla da bir
şeyler yapabiliriz, sürprizli projelerimiz de var. Önümüzdeki sene Serenad’ın
albümün çıkmasını bekliyoruz.
G.G. Gökçen Gökyer Blog takipçilerine
iletmemi istediğiniz mesajınız var mı?
S.B. Hayatı aşkla yaşıyorlar mı?
Hayatları doyumlu mu? Ve hayat onlar için anlamlı mı? Bu soruları sormalarını
isterim kendilerine. Eğer bunları hayatlarında hissetmiyorlarsa, bunun için bir
çaba göstermelerini isterim. Böyle bir şey demek geldi içimden. Gökçen’i de
takip edin büyülü bir kadın, derim. (Utanarak teşekkür ediyorum, üsteliyor.)
Bunu gerçekten söylüyorum, çok ince noktaları görünmeyen noktaları alanın
okuyor ve gösteriyor. Çok güzeldi gerçekten, teşekkür ediyorum.
Sevgili Sonat Bağcan'a tekrar çok teşekkür ediyor, röportajımızı söz verdiğim üzere yepyeni albümü "Nefesim Senle"nin aynı zamanda ismini aldığı parçası ile noktalıyorum.
Çok Sevgiler!
Konuştukça sevginin ve saygının arttığı insanlar vardır.. Samimiyeti, sempatikliği sizin tedirginliğinizi ve kimi zaman oluşturduğunuz resmiyet perdesini aralamanıza neden olur.. Röportaj öncesinde belli belirsiz zihnimden geçen gölgeler, mütevazılığına çoktan şahit olduğum nazik geri dönüşlerinin üzerine tamamen silinmiş oldu kendisiyle ilk 'merhaba'mdan sonra..
'Kişilerin olgunluğu ve kalitesi her zaman o kişilerin nezaketi ve mütevazılığıyla garantisini alır' hayat görüşümde kendisi için de yer açmış oldum...
Dahası, sahnede devleştiğini görürsün ya hani insanların kimi zaman, eğer hakkını verenlerdense o sahnenin... Sevgili Cem Davran ile bire bir şahit olduğum bu durum, aynı etkiyi yaratmış oldu yine üzerimde..
Röportajı yazıya dökmeden önce kendisini sahnede izlemeyi bekleme sebebimdi belki de, yazabilmek için aralarına cümlelerimin bu hissimi de...
Duru Tiyatro'nun değerli kadrosu ile müzikal komedi 'Nafile Dünya'yı, kocaman bir çapulcu ailesi olarak izledik dün gece Ankara Şinasi Sahnesi'nde.
Bu ülkede nefes almak için destek oldular bana diyebilirim özet olarak...
Sevgili Emre Kınay'ı mutlulukla ve onurla davet ediyorum öncelikle Gökçen Gökyer Blog'a ve sonrasında diğer köşelerime...
'Hayatta hiçbir şey vazgeçilmez değildir' derler ya hani.. Benim hayat görüşümde belirli bir yer kaplar bu cümle... Ne kadar çok sevsem de, ne kadar çok özel olduğunu düşünsem de, 'anı yaşamak' ve 'anda kalmak' olan hayat amacımın getirisi olarak pek fazla takılmamaya çalışırım gidene veya gitmek isteyene... B planları hep hazır olmalı insanların diye düşünürüm bu yüzden, kimseye fazla güvenmemeyi de öğretildiğimden..
Yaz mevsimi de aynı şekilde.. Kendisini ne kadar çok sevsem de, önüme bakmayı tercih ediyorum sanırım. İster 'umursamaz güvenilmez' deyin, isterse 'yeniler olduğunda gidenleri hemen unutur' deyin.. Ben 'içsel bir koruma güdüsü' diye nitelendiriyorum daha ziyade. Gidenler gitmek istemediği sürece hayatımda hep kıymetlidir zira... Sadece kalanlar ve gelmek isteyenler değer bulur benim çevremde, hepsi bu..
Bu yüzden de yaz mevsimini 'çok sevdik, çok eğlendik, çok şey öğrendik' şeklinde özetleyerek, yeni gelen Sonbahar mevsimini buyur ediyoruz sarı turuncu renkli enerjisi ve dinamiğiyle..
Zaten Ankara'ya, özellikle de okuluma en çok yakışan mevsim diye düşünürüm sonbaharı 'sarı sarı düşen yapraklarla'.. =)
Çok enerjik, sımsıcak ruhumuzu kaybetmeyeceğimiz, değerini bilip çevremizle çok daha fazla anlamlandırabileceğimiz harika mevsimler hepimize!
Bazı insanlar vardır, hayat onlar için yalnızca ya siyah, ya beyazdır. Hiç başka renk kabul etmezler hayatlarına. Gerek yoktur çünkü, kullanmayacaklardır nasıl olsa. Eskiden ben de mi böyleydim acaba?.. Ne griyi severdim, ne renk kabul ederdim hayatımda, kafamda ölçmüş biçmiş olurdum nasılsa en başında.
Belki, tek düze, sıkıcı bir hayat hep tek pencereden filtrelenmiş bir dünyaya bakmak da,
bir taraftan da net mi görmeyi sağlıyor acaba siyah-beyazlık aslında? Negatifini aldığımız görüntülerle, renkliyken farkedilemeyecek detaylar; konturler daha mı net beliriyor acaba resmin içinde?
Sınırlar, karanlıklar, aydınlıklar daha mı çıplak oluyor insanın gözünde bu şekilde?
Bir 'kim bilir?' daha....
Belki de bu yüzden, alışıyorum hemen... Gittiğim yerlere, duyduğum sözlere, tanık olduğum görüntülere, hayal ettiğim düşüncelere... Nasıl bir huydur bu anlamış değilim, iyi bi'şey mi, yoksa bu işte bi' tuhaflık mı var bilmiyorum. Fazla mı açık fikirlilik yoksa çizilememiş mi karakteristik özellik, o konuya da hakim değilim. Ama bildiğim birşey varsa, o da alışkanlıklarımın çok şıpsevdi olması.
Gideceğim yere hep zor gidiyorum, çünkü alışmış oluyorum bırakacak olduğum yere; eşime dostuma; her gün geçmekte olduğum yol güzergahıma. Gittikten sonra mı? Onda sıkıntı yok; gidince de oraya alışıveriyorum hemen nasıl olsa... Bir hayat kuruyorum kendime gittiğim her yerde bir anda, birkaç gün de olsa, birkaç sene de, birkaç saat de... Ordayken çok güzel tabi, zaman çabucak geçiveriyor birşey anlamıyorsunuz...da... yine dönüş zamanı geliyor ve yine bir alışkanlıktan vazgeçme zamanı gelmiş çatmış oluyor ve alıyor yine sizi bir telaşe, bir buruklık içinizde... İşte bu durumun sıkıntısı da burdan kaynaklanıyor diyorsunuz içinizden her seferinde...
Hayatıma insanlar giriyor, onlara da alışıyorum. Yaşam döngümde bir yerlere oturtuyorum hepsini bir bir. Zaman içinde kimisi daha ön koltuklara geçiyor, kimisine de oturacak yer kalmıyor, çıkıp gitmesi gerekiyor, o ayrı. Ama onları kovarken bile o alışkanlıktan vazgeçme hissi yok mu?.. Yine hüzün veren bir tarafı oluyor...
Bazen de kendimi özlüyorum, kendimi kendimle bırakıyorum. Sonra kendime alışıyorum. Başka birisi beni benimle paylaşmak istediğinde, o alışkanlığımı da kırmak istemiyorum. Zor geliyor paylaşılmak başka birisiyle; ta ki o kişiyle paylaşıldığımda da ona alışana dek... O geldikten sonra da hemen bir B planı misali, yeni bir hayat kuruyor bünye nasılsa içinde....
Peki sorarım size: Alışmak sevmekten daha mı zor geliyor? Alışmak bir yara da, vazgeçtiğinde mi bağrında tütüyor? Ben anlamadım. =)
Bu yüzden muhtemelen şu üzerimdeki hafiflik son günlerde... Sen düşündüğünde, sen yeni bir şeyler öğrendiğinde ve sen yeni bir şeyler deneyimlediğinde, çok daha az önem verir oluyorsun yaşamdaki birçok şeye.
Hak edilişlerde karar kılıyorsun sadece.
Kim neyi hak ediyorsa, bunun karşılığını almalı evrende.
Tek derdin o oluyor gün geçtikçe...
"Nasılsa akıyor hayat,
Bizde öyle
işte akışına bırak."
Pop şarkısından çarptığım sözden ziyade kişisel gelişim için faydalı bir bilgi geldi bana. Keza daha önce de söylemişim aslında "Akışına Bırak Her Neyse Geçer" yazımda da (Tık Tık).
Neye üzülsen, neyi kafana taksan boş çünkü tabanında.
Sen n’aparsan yap, neye çabalarsan çabala, neyi oldurmaya çalışırsan çalış, süreç
içerisinde önemsizleşiyor konular senin için bile zamanla. Dün takıldığın olay
ertesi gün çocukluk, bir önce yaşadığın başarısızlık bir sonra elde edeceğin çok daha büyük bir başarı için çıkman gereken yolculuk oluveriyor.
Yani sen hangi konuya takılırsan takıl, ne için endişelenirsen endişelen ne
zaman duruyor, ne de yaşamında mola alıyorsun. Hayat öyle ya da böyle geçiyor
gidiyor. Geriye, mücadele edemeyeceğin tek gerçeklik zaman kalıyor. Boşa harcamanın
götürüsü de yine senden oluyor. Bu yüzden, ayrıntılarla boğuşarak yine kendini
harcamaktansa, resmin bütününe ve asıl hedeflerine odaklanarak süreç
detaylarını görmezden gelmek gerek. Sonuçta, zaman öyle de geçiyor böyle de. Akışına
bırakmak belki de bu yüzden tek çare.
Bu postun şarkısı da bu olsun.
Son zamanlarda yoğun iş temposu ile sağlıklı yeme alışkanlığıma ara vermek durumunda kaldım istemeden. Yağlı ve protein ağırlıklı beslenmeye başladım ve karaciğerlerimi düşündükçe vicdan azabı çektim... Mevsim dolayısıyla birçok sebze ve meyvenin taze olmaması da cabası oldu bu beslenme düzenimi değiştirmemin.
Tam geçtiğimiz hafta sonu bu gidişata karşı direniş başlatmış, pazarı turlayarak bahar ürünlerini toplamaya başlamıştım ki, karşıma çok daha iyisi çıktı.
JujuFresh!
Belki de tam olarak buydu aradığım.
Beslenme bozukluğumun sinir sistemime ve enerjimin düşmesine etki ettiğine artık kanaat getirmiştim ve radikal bir çözüm düşünüyordum zira.
3 günlük detoks programına girdim ben de hemen böylece.
Net.
Vücudum ihtiyacı olan, özlemini çektiği tüm vitamin ve minerallere doysun, biraz bayram etsin diye.
"Neymiş ki JujuFresh?" mi dedin sen de okurken?
Hemen konuya giriyorum ve henüz bilmeyenler için sizleri JujuFresh ile tanıştırıyorum.
Belki sen de benim gibi çare bekleyenlerdensindir, kim bilir? ;)
Ankara'da yeni bir girişim olarak hayatımıza giren JujuFresh'in son zamanlarda trend haline gelen bir akımı yakınlarımıza getirmiş.
Juju Fresh için kısa kısa bilgi giriyorum. 2 günlük detoks deneyimimi bir sonraki yazıma saklayacağım zira. =)
İlk amacı sindirim
sistemini dinlendirmek.
Yiyemeyeceğiniz kadar sebze içmiş
olduğunuz için hem toksinlerden arındırıyor hem de metabolizmayı hızlandırıyor.
Vücuda bolca vitamin, mineral ve enzim girmiş oluyor.
Ruhsal olarak da hafifletmiş oluyor, beden ve
ruh ferahlıyor.
"Bu
şekilde kürleri sürekli uygulamak hayat düzenlerimiz içerisinde çok da gerçekçi
değil bizim de tavsiyemiz kendinizi zorlamadan Jujuları hayat rutinlerinize
katmanız. Öğün yerine ya da öğün aralarında tüketebilir bu sayede yoğun tempoda
çok da düşünemediğimiz beslenmemize olumlu anlamda bir katkı sağlamış oluruz.
Özellikle sabah aç karnına içilen Yeşil içecekler gün içerisinde midenizin
hafiflemesine ve metabolizmanızın hızlanmasına yardımcı olur yine akşam yemeği
yerine 2 Juju içmekte günü temiz kapatmanızı sağlar"
diyor JujuFresh ailesi.
Ben 3 günlük pakete başladım. İlk gün Cleanse Paket, ikinci gün Usta Paket, hareketli cumartesi için ise Enerjik Paket!
JujuFresh ailesine danıştığım, aklıma takılan soruları çözümlediğim kısmı 3 günlük kür sonunda hissettiklerimle aktaracağım.
Takipte kalın =)
Bu sürede dayanamaz da kendin araştırmak istersen diye de adresi buraya linkliyorum: Tık Tık!
Sevgiler
Kafanı özgür bırakmak istersin.
Bu sefer "unut gitsin" temasında değil,
"Takılacak şey değil" rahatlığında olmayı seçersin.
Hayat öyle de böyle de akıyor geçiyor ya hani dediğim...
Zamanı takılarak boşa harcamamak bu yüzden önemli mirim.
Hayat sizin, kalbin ve mantığın da birlikteyse,
Huzurunu çoktan inşa etmişsen ve içine de almak istediklerini seçtiğini düşünmekteysen,
Keyfini yaşamak olmalı geriye kalan tek mesele.
Örümcek ağları oluşturan düşünceleri temizlersin sen de...
Dip temizliktir biraz,
Kendini refresh etmektir az biraz,
Yerini, değerini bilmektir belki de biraz...
Biraz da hislerinin karşılığına bırakmaktır kendini, ki bu en büyük haz...
Sen de en nihayetinde,
Kafanı kurcalayan her şeyi kaldırır çöpe atarsın,
Düşüncelerinin her birini "salla" moduna sokarsın,
Her yanını kaplayan düşüncelerine "umursama" ismini takar, oyuna kaldırırsın!
Sen insanlara hep öncelik tanırsın hayatında. Programını onlar için değiştirirsin, onlar istemediği için gitmezsin, onların hayatta kabul ettiği doğruları kişiliğine empoze etmeye yeltenirsin, hatta sırf onlar istediği için kendi hayat düşüncenden ödün verirsin... Hani sırf onlar istiyor diye.. Ama hiç karşılık beklemezsin.. Onların içi rahatsa, varsın seninki olmasın, dersin. Sonra bir bakarsın, ne onlar senin için hayatında bir adım atmış, üstüne senin onlar için yaptığın programları ortada bırakmış, yani bilakis aksine karşılığında hiç bir ödün alınmamış.
Sana arta kalan, 'kendinleşmiş' başkalarının düşünceleri, başkalarının senin yaşamanı istediği hayat biçimi ve kabullenemesen de kabul ettiğin kalıplaşmış kurallar silsilesidir.
Bir durup düşündüğünde, nereden sokabilirsin hayatını 'kendini kendin hissedeceğin' forma diye,
Artık çok geçtir.
Derken önüme çıkan yazı.. =)
Sevgiler.. =)
Sosyal medyadan arkadaşım olduğu halde bir türlü buluşma fırsatımızın olmadığı Sevgili Bahar Akıncı ile yüz yüze görüşme fırsatı bulabildik en nihayetinde. Üstelik de manidar bir şekilde memleketimiz İzmir'de!
Gökçen Gökyer Blog'un röportaj konuklarını her zaman özenle seçmeye çalıştığı malumunuz... İlla ki merak edeceğimiz konuları, örnek alacağımız dokunuşları barındıyor olmalı doğasında soruları olacaksa eğer.
Bahar Akıncı'ya davet göndermek de kaçınılmaz olmuştu bu bağlamda hazır yollarımız buluşunca.
Çoğumuz onu zaten gerek sosyal medyadan, gerek Hürriyet Seyahat'ten, gerekse envai çeşit seyahat dergilerindeki yazılarından tanıyor ya da takip ediyoruz. Hafif bir yakınlık da duyuyoruz aslında. Zira, samimi ve sık paylaşımlarıyla sanki aramızdan biri gibi... Umarım bir de yüz yüze denk gelir, hoşsohbetini tadar, samimiyetin doğallık ile bileşimine, birikiminse mütevazılık ile çevrelenişine tanık olursunuz onun kişiliğinde siz de.
Urla Enginar Festivali'nde moderatörlüğünü yaptığı etkinlik sonrası buluştuk kendisiyle. Önce Beğendik Abi'de karın doyurduk, ardından Sanat Sokağı'nı turlayıp Avlu'da sohbete koyulduk.
Tüm merak ettiklerimi sordum, hem kendim, hem de sizler adına.
Gökçen Gökyer (@gokcengokyer)'in paylaştığı bir gönderi ()
G.G. Daha önce sizin bir sözünüzü
okumuştum, yazı yazarken hep o gelir aklıma: “Hiç kimse okumasa bile siz yazın, bir gün
mutlaka değer görür” diye...
B.A. O aslında şöyle bir şey. Beş yıl önce Hürriyet’e yazmaya başladığımda koşarak ve uçarak eve gittim. Babama “Baba ben
Hürriyet’ten teklif aldım, Hürriyet Ege’de yazmaya başlayacağım” dedim ve babam da baktı baktı ve dedi ki: “ben sana yazar olamazsın demedim, Cumhuriyet’te
yazamazsın dedim.” Sonra benim üzüldüğümü anlayınca da “Üzülme kızım kimse
okumazsa bile ben okurum.” dedi. Tabi ben orada daha da yıkıldım! Neyse ki sonra birçok
insana ulaştı yazılar ama hep onu söylüyorum, kimse okumazsa bile siz yazmaya
devam edin, bir gün birisi mutlaka okuyor. Kimse okumasa bile anneniz babanız okuyor. =)
G.G. Siz de sanıyorum ki bir blog
yazarak başladınız bu yolculuğa. Nasıl ilerledi hikaye sonra?
B.A. 2008 yılında ‘Dünyayı Gezen
Salyangoz’ adıyla bir blogla yazmaya başladım. Onun arkasından 2009’da Turkcell Blog
Ödülleri yarışmasında ikinci oldum. Sonra dergilerde yazmaya başladım. Travel and Leisure ilk dergi... ("Teklifler mi geliyordu, siz mi başvuruyordunuz?" diyorum, açıklıyor.) İlk olarak Turkcell Blog Ödülleri’nden buldular beni. Daha sonra oradaki
yazılarımı okuyan yayın yönetmeni “Marie Claire’de yazar mısın?” dedi orada
yazdım, sonra 2012’de de Hürriyet ile bir araya geldik; Deniz Sipahi, Ege Bölge
Temsilcisi ile. O da tesadüfen uçakta benim Marie Claire’de bir yazımı okumuş Nice’e giderken. Uçaktan inince beni aradı “Biz senin gibi bir kalem istiyoruz
bize yazar mısın?” diye. Benim çocukluk hayalimdi Hürriyet’te yazmak. Beş buçuk yaşımdayken 1 Mayıs'ta Hürriyet Çocuk Kulübü’ne resim yarışmasına gidiyorum. O gün hem benim doğum günüm hem de Hürriyet’in kuruluş yıl dönümü... Dedem benin doğum günüm olduğunu söyleyince onlar da “bizim de kuruluş yıl dönümümüz, bir kutlama
yapacağız siz de kalın” diyor, biz de kalıyoruz. Törende o dönemin genel yayın yönetmeni konuşma yapıyor ve beni kucağına alıyor, sıkıyor. Ben de o kadar çok yemişim ki o gün, üzerine kusuyorum! Yani böyle bir çocuğun Hürriyet’in kapısının önünden bile geçmemesi
gerekiyor normalde ama ilginç bir şekilde o günden beri Hürriyet’te yazar olmak
istedim. =) Böyle ilginç bir hikaye…
G.G. Peki hep seyahat mi başladı ve
seyahat gitti, yoksa zamanla mı evrildi?
B.A. Aslında ben metin yazarlığı
okudum üniversitede. Hayal gücümün geniş olduğunu düşünüyorum, tabi bu eğitimle
olan bir şey değil, içten gelen bir şey ama teknik geliştirebiliyorsunuz. Ben tekniği bildiğim için 'kozalak'la ilgili bile yazabiliyorum zorlanmadan.
Ağırlıklı olarak seyahat yazmayı tercih ediyorum ama seyahat yazılarım da artık
evrildi. Çünkü herkes seyahat yazıyor, herkes gezgin, destekliyorum da. Ama
okurken haz alınan şeyler birbirinden ayrılmaya başlıyor. Bunu okur da fark
ediyor zaten. Ben daha çok insan gözlemleri, şehir gözlemleri ve duygu yansıtan
seyahat yazıları yazıyorum. Yani ben Hindistan’a gittiğimde çektiğim fotoğrafın
altına Vikipedya’dan aldığım bilgiyi yazmıyorum. O an kimden ne öğrenmişsem, Hintli biriyle ne
konuşmuşsam, ne hissetmişsem onu anlatıyorum insanlara ve his yazdığım için de
yazılar çok okunuyor, ben de bundan çok mutlu oluyorum.
G.G. Sosyal medyadan da takip
ettiğim üzere sık sık şehir, hatta ülke değiştiriyorsunuz. Bunlar hep
Hürriyet’in “git de yaz” dediği yerler mi, yoksa belirli sponsorlarınız var ve
zaman zaman seyahat mi ediyorsunuz? Nasıl gelişiyor seyahat fikirleriniz?
B.A. Öncelikle şunu söyleyeyim,
on beş yaşımdan beri seyahat ediyorum, son beş, hatta iki yıldır tanınıyorum ve
bu on beş yılın on üç yılını ele alırsak ben seyahate bir ev parası harcadım, bir araba da değil! Dolayısıyla, bunu her yerde anlatıyorum “merhaba, ben blog açtım hadi beni Vietnam’a uçurun.” diye bir dünya yok. Bir sürü
kriterin bir araya gelmesi gerekiyor. En çok sorulan soru “Sponsorları nasıl
buluyorsunuz?” Benim çalıştığım birkaç tane seyahat sponsorum var. Onlarla da
proje bazında iş birliği yapıyoruz. Örneğin Katar Airways benim uzun yol
sponsorum, ikinci yılımıza girdik, Pronto Plus ile zaten proje yapıyorum; gastronomi turları. Nissan Türkiye ile de bir
rehber kitap çıkartıyoruz. Bu proje sponsorları bana gökten zembille inmedi,
ben gittim “benim böyle bir projem var, hedef kitlesi bu, varış
noktası bu” diye anlattım. Bir tek Qatar Airways farklıydı, onların isteğiyle oldu.
Böyle bir süreç var. Buna da birlikte karar veriyoruz. Öncelikle benim görmek
istediğim rotalardan başlıyoruz. 'Yılın hangi mevsimi gidilmesi gerekiyor, çekim
şartları neler?', gibi değerlendirmeler yapıyoruz. Mümkün olduğunca da ekonomik
seyahat etmeye çalışıyorum çünkü ekonomik seyahat eden insanlara ilham vermek
istiyorum. Zaman zaman lüks dokunuşlar oluyor sadece. Yani hostelde kalıp
şehrin en iyi lokantasında yemek yemeye çalışıyorum mesela. Veya şehrin en lüks lokantasına gitmiyorum da iki masalı şef lokantası
buluyorum. Tamamen şartlara göre değişiyor aslında.
G.G. Hiç yıllık izin alıyor
musunuz tatile çıkmak için? =)
B.A. 2011
yılında kurumsal hayatı bıraktım. Reklam yazarlığı yapıyordum. Ama hep yapmak
istediğim şey tam zamanlı seyahat etmekti ve bütün izinlerimi seyahatlerime
göre planlıyordum. O zaman benim için 'izin' kavramı çok değerliydi, hala öyle. Maaşımı bir iki ay biriktirip uzun seyahat edeceksem bayramla
birleştirmek gibi hepimizin yaptığını yapıyordum. O yüzden böyle gezginlere çok
büyük saygı duyuyorum. İzmir'de Reyhan Pastanesi vardır, orada İzmirli hanımefendilerimiz sabahtan akşama kadar otururlar. Ben de çok özenirdim onlara. "İşi bırakayım buraya geleceğim ve bir buçuk gün hiç kalkmadan oturacağım!" derdim. Sonra kurumsal işi bıraktım ve çok yoğun çalışma temposuna girdim. Sonra bir gün, dört ay geçti aradan, toplantıdan çıktım ve öbürüne yetişmem gerekiyor, arabam otoparkta derken kafamı bir çevirdim ve Reyhan Pastanesi ile göz göze geldim. Dedim ki "ben burada oturacaktım!" Yani ben çalışmak zorundayım, kurumsal hayat gibi düzenli maaşın yatmıyor. Sorunun tam cevabı oldu mu bilmiyorum ama yıllık iznim yok. Ama zaten benim hayat biçimim seyahat olduğu için çekimi erken bitirdiğimizde o gün benim için tatil oluyor.
G.G. Artık tanınmış ve oldukça
birikim yapmış bir gezginsiniz. Hiç TV programı teklifi almıyor musunuz? Sizi
de bir “Gülhan’ın Galaksi Rehberi” tadında izlemek keyifli olabilirdi...
B.A. Bilmem ki? İş oralara daha gelmedi herhalde. İstiyorum tabi ki, çok istiyorum bir seyahat programı yapmak. Aslında bir demo çekimi yapacağız Haziran başında. Yapımcı şirket belli. Bilmiyorum demo çekimi başarılı geçecek mi, ne olacak sonucu... Olursa şahane olur, olmazsa da yazarak hayatımı devam ettireceğim. (Gülüyoruz ve tüm yetkili mercilere buradan seslendiğimizi beyan ediyoruz!)
G.G Sosyal medya ve blog
envailiğine baktığımızda birçok seyahat yazarı bulunuyor. Sizce sizi farklı kılan neydi/nedir?
B.A. Bana sözüne çok değer verdiğim birisi şöyle söyledi "sen kalbinle yazıyorsun, en büyük fark bu". Duygu karıştırıyorum içine herhalde, öyle düşünüyorum... Konuşur gibi yazıyorum, 'kim ne düşünür' diye düşünmüyorum, bir şeye üzüldüysem içimi döküyorum, sevindiğim bir şey varsa onu da paylaşıyorum. Yani bir 'günlük' gibi kullanıyorum Instagram'ı. Takipçi sayım bir yılda iki katına çıktı ve bunda samimi olmanın büyük önemi var diye düşünüyorum. Beni bilenler biliyor, tanıyanlar böyle seviyor. Böyleyim ben yani. =)
G.G Bir seyahat yazısının olmazsa
olmazları nelerdir?
B.A. Seyahat bloglarında ilk zamanlar, ulus olarak yeni seyahat etmeye başlamıştık, Barselona yazarken Barselona'nın tamamını yazıyorduk. Artık çok seyahat ediyoruz ve içinde nokta atışlar yoksa genel bir Barselona yazısı insanların ilgisini çekmiyor. Tümden geldik, tüme varmamız gerekiyor. Nedir? Küçük küçük parçaları birleştirmek gerekiyor. Küçük mahalleleri yazmak şu an çok revaçta. Mesela Türkiye'de Barselona'nın El Born Mahallesi'ni ilk yazan benim Treasure and Leisure dergisine. Öyle bir mahalle olduğunu bile bilmiyorduk. Şu an inanılmaz popüler. Benle ilgili değil ama Barselona'da çok popüler oldu, Türkiye'de de biliniyor. Şimdi Poblenou diye bir yeni mahalle var. Adı da 'yeni mahalle' demek. Tüm sanatçılar, tasarımcılar oraya taşınmaya başladı. Mahalle yazmayı çok seviyorum ben. Genel şehir zaten Four Square'de var. Artık orada yaşayanların neler yaptığı insanların ilgisini çekiyor. Lokalleşmek istiyoruz, kendimizi oraya ait hissetmek istiyoruz. Dolayısıyla bunun üzerine oynayan seyahat yazıları okunuyor artık.
G.G. Henüz yeni bir etkinlik olan
Urla Enginar Festival’i hakkında ne düşünüyorsunuz? Benzer birçok festivale tanık
olduğunuzu düşünerek soruyorum...
B.A. Çok genç bir festival. Olacak. 'Olmuş' diye bir şey yok, zaten bir şeyi sonlandırmanın başını getirmek olarak algılıyorum ben onu. Festival için de geçerli. Tabi ki aksaklıklar var ama dünyanın farklı ülkelerinden şeflerin gelmesi, o insanların alınması, transferleri, stantların kurulması, bir Egeli kadının evinde bütün özeniyle yaptığı yemekleri burada satması, enginara yeni yorumlar katması bana çok değerli geliyor. Çok daha iyi olacak. Demin sahnede de onu söyledim, dünyanın en küçük köylerinin, kasabalarının minicik bir festival fikriyle yüz binlerin oraya aktığını gördüm. Torino'daki 'Çikolata Festivali', İspanya'daki 'Domates Festivali' gibi... İnşallah 'Urla Enginar Festivali' de Ege için böyle bir festival olacak. "Think Global, Act Local" diye bir söz var, çok seviyorum. Local restoranların da yerel olması ve Urla'da olması ve benim onun ayağına gitmem çok daha değerli.
M.Y. Ben özellikle 20 yaşın üzerindeki kadınlara ilham vermek için yazı yazıyorum aslında. Seyahat etmeleri, dünyayı görmeleri, farklı kültürler, farklı insanlar tanımaları için, kendilerini bulmaları için... Kadınlar değişirse dünya değişecek. Bu yüzden ne kadar kadına ilham verebilirsem, ne kadar kadının sorusuna seyahatle ilgili derman olabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Seyahat etmeye ve bunun için imkan yaratmaya, hatta bunun için çalışmaya devam etsinler.
Sevgili Bahar Akıncı'ya çok teşekkür ediyor, Seyahatlerine dahil olabileceğimiz turlar diliyorum!
Çok Sevgiler!
Röportajlarımın her biri ayrı keyif, ayrı bir ayrıcalık ve ayrı bir dostluktur benim için, evet... Ama bir 'ilk göz ağrısı' anlayışı vardır ya hani... İşte o da bu ayrıcalıklı hisse sahip olduğum iki kişiden birisidir benim için.
Gökçen Gökyer Blog'da birçok kez gördüğünüz, çoğunuzun zaten tanıdığı ve sabahları güne başladığı, Max Fm'in incilerinden, Türkiye'yi Uyandıran Adam olarak da bildiğimiz Sevgili Özgür Aksuna'yı nihayet ziyaret edebildim mabedinde!
Beni Ankara'ya bağlayan belli başlı şeylerden bahsederim ya hani sürekli... Max Fm'dir bunlardan bir tanesi. İçerisinde dostluk barındıran, 'iyi ki tanımışım' hissini mütemadiyen yaşatan güzel insanlar bulunduran radyodur zira kendisi...
Hala, herkese ve her şeye inat, insanlığın hakkını veren, içtenliği ve samimiyeti kaybetmeyen, kucak açmak için çıkar gözetmeyen ve Ankara'ya rağmen Ankara için yaşayan değerli insanların var olduğunu bilmek, bana bu şehri bir nebze olsun daha anlamlı kılmakta...
Max Fm'in Türkiye'yi Uyandıran Adamı Özgür Aksunaile ilk röportajımızdan bugüne, ziyaret ettiğim her etkinliğine dair her şey hakkında konuştuk Gökçen Gökyer Blog ve Çayyolu Life DergisiGökçen Gökyer'in Gözünden takipçilerine özel...
Hayattan bazı beklentilerin vardır. Uğruna yaşamayı göze almışsındır belki. İnanmışsındır o hayalindeki karede er geç olacağına. Zira, bunun için çalışmış, bunun için uğraşmış, yeri geldiğinde savaşmış ve hatta sırf bu yüzden yaşamışsındır.
Anlamlı olmalıdır yaşamın da madem bir kere geliyorsan dünyaya. Özel olmalıdır. Öyle sıradanlıklar senin için yazılmamıştır. Büyük oynamak için, büyük düşünmek için başkalaşmışsındır.
Peki nedir büyük düşünce birisi için? Nedir onun için ulaşılması yeterli sahne, nirvana dediği düşünce?
Ben kendim için anlatmayacağım benim dünyamdaki ütopyadan çıkarmaya çalıştığım hayalleri...
Sadece bunun olması için emsal gördüğüm, gerçek dışı olsa bile, olabileceğine ihtimal verdiğim bir hayat hikayesindeki yaşatılan hayal kırıklığını aktaracağım.